PDA

Grafik Görünüm : Atlantis - Egosuna yenilenlerin düşüşü -



mySoul
05-10-2008, 18:07
http://olabilir.tripod.com/images/map_atlantis.gif


Bu uygarlık çok önemli bir uygarlık insanlığın tekamülünde, çok ders verici bir uygarlık.

Bu yüzden bu uygarlığı incelemek istedim. Geçmişe rei ki göndermeyi düşündüğümde aklıma gelen ilk uygarlıkta ATLANTİS oldu. :angel2:düşüşe uğrayan bu uygarlıkla zamansal mekansal ve boyutsal olarak bağlarımızın kopmadığını düşünüyorum ve hala ATLANTİS in bizlere çok önemli örnek olduğunuda düşünüyorum.:kalp:


Bu yazı belki çooooook uzun bir yazı olacak ama uzunluğu izin verelim bu uygarlığı öğrenmemizi etkilemesin.

Başlıyoruz ATLANTİS e gidelim şimdi... :bravo:


Tarihin kadim zamanlarında büyük bir uygarlık vardı. İnsanlığın ulaşmış olduğu en yüksek uygarlık seviyesine ulaşmış olan "Mu" Uygarlığı.

Mu'nun çevresi de yavru uygarlıklarla çevriliydi.

Bu yavru uygarlıklardan biri de Atlantis Uygarlığıydı.
Bugün, her iki uygarlık hakkında "efsanevi" tanımlaması yapılıyor olsa da onların varlıkları bilimsel araştırmalar ve arkeolojik bulgularla her geçen gün biraz daha gerçeklik kazanıyor.

Onların varlığına kanıt arayanlar için bir kaç örnek verebiliriz:

Eflatun, Atlantis'le ilgili ilk yazdığı eseri Timea (Timaios) ve daha sonra MÖ.345 yılında "Kritias"I yazdığı zaman kaynak olarak M.Ö.7. yy'da yasamış atası politikacı Solon'u gösteriyordu.

Solon M.Ö 590'da Mısır'a gitmiş ve Mısırlı rahiplerden kadim bilgiler edinmişti.

Bu bilgiler Atlantis'de yasam seklinin yani sıra Mısır Uygarlığı'nın köklerinin Mu ve Atlantis'e dayalı olduğuna ilişkindi.

Bu büyük ada ülke Solon'un anlatımlarına göre, Solon'un doğumundan 9 bin sene önce çok güçlü bir krallıktı ve buradan gelen işgalci kabileler, Akdeniz kıyısındaki tüm ülkelere yayılmışlardı.

Ve Solon rahiplerden bir şey daha öğrenmişti; uzun yıllar boyu Mısır'ın bati ülkeleriyle bağlantısının kesilmiş olduğunu.

Bunun nedeni Atlantis'in deprem ve su taşkınları sonucu batmasının ardından, Atlantik Okyanusu'nun, Atlantis'in varolduğu kabul edilen bölgesinde, denizin bir çamur ve yosun tabakasıyla geçit vermez olusuydu.

Bu durum başka tarihçiler tarafından da anlatılır.

Rusya'da St. Petesburg Müzesi'nde bulunan ve bilinen en eski papirüslerden olan bir papirüs de ise, İkinci Hanedan Firavunlarından Sent'in, onlara bilgeliği getiren atalarının, anavatanlarını araştırmak üzere bir araştırma grubunu Atlantik Okyanusu'na gönderdiği yazılıdır.

Arkeolojik açıdan bu konuya ilişkin önemli bulgular ise, Eski Truva'da Dr. Schliemann tarafından bulunan ve ithaf yazısında "Atlantis Kralı Kronos"dan yazılı "Baykuşlu Vazo" ve yine üzerinde ayni yazı bulunan" Kus Sfenksi"dir.

Kanıt olarak; çözülmüş Naacal Tabletleri'ndeki anlatımlar, Mısır Uygarlığı'nın hiyerogliflerinden elde edilen bilgiler, Maya yazıtları, efsaneleri, ilahileri de gösterilebilir.

Jeolojik kanıtlar ise, Kuzey Atlantik Okyanusu'nun dibi yA da yatağının biçimidir.

Buradaki veriler "bölgesel çökmeye" işaret etmektedir.

Bugünkü teknolojiyle Kuzey Atlantik bölgesinde Atlantis'in haritası da çıkarılmıştır.

Jeolojik olarak da kabul edilen diğer kanıtlar ise söyle sıralanabilir: Amazon Denizi'nin yok olusu, Missisippi Vadisi'nin kuruması, T. Lawrence Vadisi'nin kuruması, Florida'nın ortaya çıkısı, Kuzey Amerika Atlantik kıyı hattının genel olarak genişlemesi…

Bunların hepsi de büyük bir kütlenin denize batması ve batma nedeniyle deniz dibinde oluşan büyük çukura çevre suların dolmasını kanıtlar niteliktedir.

Ayrıca jeologlar, Bresi ile A.B.D.'nine kuzeyi arasındaki alanda 15 bin yıl öncesine ait açık havada katılaşmış olan lav parçaları keşfetmişlerdir.

http://olabilir.tripod.com/images/map_mu.gif
Atlantis'in, efsane mi, gerçek mi olduğu, Rönesans döneminde de kafaları en çok meşgul eden sorulardan biri durumundaydı. Özellikle 17. ve 18 yy.da bu tartışmalar oldukça yoğunluk kazanmıştı.

Atlantis, Dünya Edebiyatı'nın devleri tarafından da tartışılmıştı.

Bu tartışmaların sonucunda onun varlığına tüm kalpleriyle inanan yazarlar; Montaigne, Bafflon ve Voltaire olmuşlardı..


Atlantis vardı ve battı? Peki neden?

Neden çok basit, sadece küçücük bir kelime; "ego"...

Bugünkü biz Dünya çocuklarına ne kadar da yakın gelen bir sözcük değil mi?

Hemen hemen tümümüzün içini kemiren, bizi olmadık yollara, aşklara, yaşamlara ve hırslara sürükleyen o çoklukla kontrol edemediğimiz yönümüz içimizdeki yaramaz çocuk ego...

Peki Atlantislileri bu ego'nun en uçlarına sürükleyen ve onları yokolusa götüren nedenler nelerdi?

Aslında bu nedenler bugün yasadıklarımızdan hiç de farklı değildi. İnsanları, geçmişte toplu yokoluslara götüren hatalar günümüzde hala tüm hızıyla devam ediyor. Peki devam etmek zorunda mi? Bu sorunun yanıtı tabii ki "Hayır"...

Simdi, bu "Hayır"ı gerçekleştirmek için Atlantis'in tarihine bir göz atalım...


(Aşağıdaki bilgiler Eflatun'un "Kritias", Akası Yayınları'nın "Galaktik İnsan", Ruh ve Madde Yayınları'nın "Kahin" isimli kitabında Edgar Cayce'nin, 1000'e yakın kişiye yaptığı -önceki yaşamlara döndürme seansları- sırasındaki Atlantis dönemine ilişkin okumalarından elde edilmiştir).


Dünya'nın unutulmuş tarihinin önemli bir bölümünde, Dünya üzerindeki hakimiyet dinozorumsu ve sürüngenimsi irkin kurmuş olduğu uygarlıklardaydı.

Bu ırklar bugünkü Dünya insanlarıyla kıyaslanacak olurlarsa üstün bir zekaya sahiptiler. Ama kötü bir yanları vardı, kendileri dışındaki fiziksel varlıklara yasam hakki tanımıyorlardı.

Bu nedenle, 900 bin yıl kadar önce, o dönemlerde karada yasayan, memeli deniz öncelleri dediğimiz varlıkların ( yunuslar ve balinalar) ve Dünya spiritüel hiyerarşisi'nin de desteği ile Dünya'dan yok edildiler.

Ve bu yokedilisten bir süre sonra Dünya'da insan ırki var olmaya başladı.

Dünya insanları ilk kolonilerini, Pasifik Okyanusu üzerinde bulunan, Lemurya Kıtası (MU) denilen yerde kurdular. İnsanin beş ırkinin bu kıtada yaratıldığı ve sonraları Dünya'ya yayıldıkları söylenir.

İlk koloninin kurucuları olan bu insanlar, hayatin tüm düzeylerinde demokratik ilkelerin geçerli olduğu bir Lira/Sri us uygarlığı oluşturdular.

Sonraki 850.000 yıl boyunca Lemuryalilar bir dizi yavru imparatorluklar kurarak Dünya'ya yayılmaya başladılar.

Bu yavru imparatorlukların en önemlisi, Atlantik Okyanusu'nun ortasında bulunan kocaman bir ada olan Atlantis idi. Atlantis'in batısında Kuzey ve Orta Amerika, doğusunda ise Avrupa ve Kuzeybatı Afrika yer alıyordu. Yüzölçümü bugünkü, Avrupa ve Rusya'nın birleşik yüz ölçümlerine eşitti.

Poseidon, Atlantis'in kurucusuydu. Atlantisliler, babaları olduğunu kabul ettikleri Poseidon için bir tapınak yapmışlardı. Her beş ve her altı yılda bir insanlar burada toplanır ve boğalar kurban ederek tapınağın sütunlarına islenmiş kutsal yazılara riayet için yemin ederlerdi.

Atlantisliler topraktan gelmiş insanlardan, Euenor'un kızı Kleito'yu anneleri olarak kabul ederlerdi.

İnsanları; kültüre, bilime, sanata oldukça düşkündüler. Kibar insanlardı. Atlantis'çe çoğunluk kızıl ırktaydı. Yönetim sekli ise, sosyalist eğilimli bir monarşiydi. Toplumda din adamlarının şayisi hayli fazlaydı. Din adamları, o devrin en bilgili kadın ve erkekleriydiler.

Hekimlik,vicdani ahlaki değerlerin danışmanı olarak görev yapıyorlardı.

Atlantis varolduğu dönem boyunca üç imparatorluk dönemine ayrılmıştı. "Galaktik İnsan" Kitabı'nda Atlantis'in yükselişini ve düşüşünü incelerken söyle bir anlatıma yer veriliyor; "Atlantis'in tarihinin üç imparatorluğa ayrıldığını görürüz.

İlk tarihi dilime "Eski İmparatorluk "denir (M.M 400.000 yıldan 25.000 yıla kadar uzanır) Eski İmparatorluk, Lemurya ile ayni zamanlarda var oldu ve nihayet Lemurya'nin yıkımını planladı.

İkinci tarihi dilime, "Orta İmparatorluk" denir (M. Ö 25.000 yıldan 15.000 yıla kadar uzanır) ve o, Dünya Gezegeni'nin ilk gerçek hiyerarşik yönetimine sahne olmuştur.

Son tarihi devreye ise "Yeni İmparatorluk" denir. O Atlantis tarihinin son 5000 yılını kapsayan nihaiyi çatışma ve yıkımın öyküsünü içerir (MÖ. 15.000 yıldan 5000 yıla dek uzanır).

"Santesson kitabında ise Atlantis'teki yasam, Eflatun'un yazdıklarından yola çıkarak Atlantis'i söyle tasvir edilir; "Atlas soyundan gelenler, Atlantis'e hakim olmayı sürdürdüler.

On bölge yöneticisi, birbirlerinden sadece askeri islerle ilgili ayrıntılar bakımından ayrılıyorlardı. Atlantis krallarının her biri kendi ülkesinde hükümdardı, ama hepsi merkezi adadaki Poseydon Mabedi'nde dikili, Orisalk'tan yapılmış bir sütuna, ilk on kral tarafından kazılmış bir işarete itaat ederlerdi.

Atlana krallarının ilk yasası, birbirlerine karsı silah kullanmamak, hücuma uğramaları halinde birbirlerine yardim etmekti.

Atlantis'in doğal kaynakları sanki sinirsizdi. Kıymetli madenler çıkarılıyor, kokulu bitkilerden kokulu özler damıtılıyordu. Köprü ve kanal ağı, ülkenin çeşitli bölgelerini birleştiriyordu. Kıtanın altında bulunan tas ocaklarından çıkarılan beyaz, siyah ve kırmızı taslar, evlerin ve sair yapıların yapımında kullanılıyordu.

Her bir araziyi çevreleyen duvarlar yapıyorlar, bu diş duvarları bakırla kaplarken, şehri tahkim eden iç duvarları orsala, orta duvarları ise kalayla kaplıyorlardı. Merkezi adada kurulu şehirde saraylar, mabetler ve halka ait diğer binalar kurulmuştu.

Merkezde altın bir duvarla kuşatılmış bir mabede bulunuyordu. Bu mabede, Kleyto ile Poseydon'a adanmıştı…

Bahçe ve koruluklarda sıcak su kaynakları akıyordu. Çeşitli tanrılara adanmış birçok mabet, insan ve hayvanlar için arenalar, hamamlar ve bir hipodrom vardı.

Pek büyük limanlardan kalkan gemiler, Dünya'nın her yerine gidiyordu. Bölge halkının nüfusu o kadar yoğundu ki her yerde sesleri işitiliyordu.

Merkezi şehrin etrafında, sarp yükseklik ve güzelliklerinden dolayı ünlü dağların koruduğu çok geniş bir ova uzanıyordu. Ovada senede iki kez hasat yapılıyordu.

Bu büyük imparatorluk Helen Devletleri'ne en kudretli ve sanlı oldukları bir devirde hücum etti. Ve böylece bilgelik ve biat yolundan saptı.

Ölçüsüz alanlara sahip olan Atlantis kralları, tüm Dünya'yı zapt etmek azmindeydiler." Bundan sonraki bölüm, "Kritias"in orijinalinde söyle devam ediyor;


"Zeus, İste o zaman bir vakitler erdemli olan bu soyun bahtsızlığını fark ederek, onların aklini basına getirmek, onları uslandırmak için cezalandırmaya karar verdi. Bütün tanrıları, evren'in ortasında kurulu ve oradan durmadan değişen her şeyi gören en kutsal evinde bir araya topladı; onlara dedi ki…"

Eflatun'un "Kritias"I burada sona eriyor. Sonrası malum…



Atlantis batısından önce üç kez tufana uğramıştır.

Edgar Cayce'nin okumalarına göre, bu tufanlar günümüzden; 50 bin, 28 bin ve10.600 yıl kadar önce gerçekleşmiştir. Bu tufanların nedenlerini incelediğimiz de günümüzle ne kadar da özdeş olduklarını tüm gerçekliğiyle görüyoruz.

İlk tufanın nedenine baktığımızda günümüzde de sıklıkla kullanılmakta olan kimyasal maddeleri ve silahları görüyoruz.

Bu maddelerin ilk kez yoğun olarak kullanılmasının öyküsü ise söyle;

M.M. 50200 yılında etobur, iri cüsseli hayvanlar, insanlar için büyük sorun oluşturmaya başlayınca Dünya'nın beş ulusundan gelen, beş irkin temsilcileri bir araya geldiler, topraktaki ve havadaki unsurlarda bulunan güçlü kimyasal enerjileri hayvanlara karsı kullanmak için karar birliğine vardılar.

Bu kararların sonucunda hayvanların yasadıkları mağaralara ve bölgelere çok büyük miktarlarda kimyasal maddeler, gazlar verildi.

Bilinçsizce kullanılan bu kimyasal maddeler ve güçlü patlayıcılar doğanın dengesini bozdu.

Verilen gazlar, halen soğumakta olan yerkürede volkanik patlamalara, zelzelelere, buzul çağına girilmesine ve Atlantis'in ilk tufanını yasamasına yol açtı.

Bu maddeler size de tanıdık geliyor mu?

Atlantis de uzun yıllar boyunca toplumsal olarak da karışıklıklar yasandı.

Toplum yönetiminde hakim olan ve Işığı temsil eden Bir'in Oğulları;

bir tanrı, bir din, bir es kurallarını toplumda yerleştirmeye çalışırlarken,

Karanlığı temsil eden, Beli al Oğulları'nın, bu kurallar hiç islerine gelmiyordu.

Onlar toplumsal normları hiç sayıyor, insan hakları konusunda ise kayıtsız kalıyorlardı.

Maddesel, safahata eğilimli, şiddete dayalı bir hayat biçimi ve anlayışları vardı.

Toplum hayatında bu iki grubun anlaşmazlığı gittikçe artıyor, bu da iç savaşlara ve huzursuzluklara neden oluyordu.

Beli al Oğulları'nın bedene bağlı, materyalist yasam biçimleri bazı Bir'in oğullarına da cazip geliyor ve onların tarafına geçmelerine neden oluyordu.

Beli al Oğulları, bugün Dünya üzerindeki hakim güçlere baktığımızda, sizce de bildik birilerini anımsatmıyorlar mi?

GÜÇ YANLIŞ AMAÇLARLA KULLANILDI

Atlantis'teki ikinci tufan ise M.M. 28.000'e doğru gerçekleşti.

Bu tufanın öyküsü ise söyle anlatılır;

Atlantisliler ilk tufanın sokunu atlattıktan sonra hızlı bir toparlanış dönemi geçirdiler.

Atlantis'in ikinci döneminde Atlantisliler, elektrik ve elektronik alanında önemli buluşlar yaptılar ve büyük gelişmeler gösterdiler.

Uranyumdan elde edilen atom enerjisini taşımacılıkta kullaniliyolardi.

Lazer gibi her türlü ışıklı şualar keşfetmişlerdi.

Ölüm şuası da bu gruba dahildi.

Sıvı hava, sıkıştırtmış hava, kauçuk ve bugün henüz bilinmeyen bakir, alüminyum ve uranyumdan meydana gelen madeni alaşımlar kullanılıyordu.

Asansör, telefon, radyo, TV yaygındı.

En önemli bilimsel başarıları ise güneş enerjisine hakim olmalarıydı.

Bu gücü denetim altında tutan merkeze,Tuaoil Tası veya Ateş Tası adini veriyorlardı.

Bu dönemde insan bedeni, kristallerden çıkan şuaların hafifletilmiş bir uygulaması ile gençleştirilebiliyordu.

Bununla beraber Ateş Tası yıkıcı amaçlarla işkence ve ağır cezaların yerine getirilmesinde de kullanılıyordu.

Bu merkezin kuvvetinin, çok ileri bir düzeye ulaştığı bir zamanda yapılan bir hata, şuanın elektrik güçleriyle birleşerek toprağın bağrında birçok yangının çıkarmasına yol açtı ve volkanik patlamalar meydana geldi.

Güç kaynaklarının bilinçsiz ve kötü kullanımının bugünün Dünyası için de yok olusu getireceği çoğumuzun kabul ettiği bir gerçek değil mi?


GENLERLE OYNADILAR

Atlantiklilerin hatalarından birisi de "gen"lerle oynamaları olmuştur.

Beli al Oğulları'nın etkisi altındaki, Atlantislilerin yaptıkları, bugünün dünya insanlarını genetik bakımdan indirgenmiş ve mutasyona uğratılmış durumda da bırakmıştır.

Nedir bu genetik bakımdan indirgenmiş ve mutasyona uğratılmış olmak?

Yapılan işlem bugünün gen mühendislerinin üzerinde çalıştıkları yöntemlere çok benzer.

Sadece Atlantisliler bu işlemi yaparken, hayvan türleriyle yetinmemişler, insanlar üzerinde de denemeler yapmışlar daha da ileri giderek insan ve hayvan karışımı yaratıklar meydana getirmişlerdi.

Atlantisliler bu yaratıkları köle olarak en ağır islerde kullanıyorlardı.

İnsanların önceleri daha büyük olan kafa yapısını küçültenlerde yine Atlantisliler oldu.

Atlantislilerin hırsı sinir tanımıyordu.

Yaptıklarıyla yetinmeyip, insanlarda önceleri 12 sarmallı olan DNA yapısını, 2 sarmala indirdiler.

Öfke, korkular, şiddet eğilimi, telepati yeteneğimizin azalması gibi olumsuz durumlar insan ırkından bu sarmalların çalınması sonucu oluştu.

Ve bizler günümüzde bu hırsızlığın bedelini hala yaşamlarımızda ödüyoruz.

Peki bugünün dünyasın da yapılan genetik çalışmalar, acaba onların geleceği nereye doğru gidiyor?

KENDİLERİNİ TANRIYLA EŞ KOŞTULAR VE ACIMASIZLAŞTILAR

Atlantislilerin zamanla, yaptıkları yaratım ve genlerle oynama çalışmalarını öylesine abattılar ve Dünya'ya hakim olma istekleri öylesi bir boyuta geldi ki, bir anlamda kendilerini, Allah, Tanrı, Yaradan, Oğan, Kutsal Beyaz Işık gibi birçok isimle anılan "Büyük Yaratıcı Güç"le EŞ görmeye başladılar.

Çünkü onlar "yaratmanın" sırrına erdiklerini düşünüyorlar ve "Büyük Yaratıcı Güce" ihtiyaçları olmadığını iddia ediyorlardı.

İsi iyice ileriye götürüp basta Alpça Centauri ve Pleiades kökenli ve Dünya Spiritüel Hiyerarsisi tarafından dışlanan "asiler" denilen gruplarla ittifak içine girdiler.

Öte yandan, Dünya'daki askeri gücün büyük bölümüne sahip olma istekleri onları Ana imparatorluk "Lemurya"yi yok etme düşüncesine de götürdü.

Çünkü Lemurya'da tıpkı, Atlantis gibi egosunu ön plana almış, Dünya üzerinde hakimiyetini sürdürmek isteyen bir konumdaydı ve Atlantis'in Dünya'ya hakim olma yönündeki amacına engel teşkil ediyordu.

O tarihlerde Dünya'nın iki tane ayı vardı.

Atlantisliler uzaylı asilerle yaptıkları ittifaktan da güç bularak bu aylardan birini kullanarak Lemurya'yi yok etmeye karar verdiler.

Şimdiki Dünya ayinin dörtte üçü büyüklüğündeki ayı spiral çizen bir yörüngeye soktular.

Uzay gemileri, çekme ısınlarını kullanarak, Dünya'nın aylarından birini Lagranj( kritik kütle konumu) noktasına yaklaştırdılar.

Uzay gemileri parçacık isin silahlarını ateşleyerek ayı, ötem Lagranj noktasına girmeden önce parçaladılar ve ay parçalarının oluşturduğu meteor sağanağı Lemurya'yi ve kıtayı suyun üzerinde tutan gaz odalarını parçaladı.

Böylece Lemurya okyanusun derinliklerine, büyük depremler, su baskınları ve üzerinde yasayan binlerce insanla birlikte battı.

Hırs ve gücün bilinçsizce kullanılmasının getireceği sonuçlar bugünün ülkelerinin, kıtalarının da sonu olamaz mi sizce?


YERKÜRE'NİN DENGESİNİ BOZDULAR


Atlantislilerin bu uzaylı asi gruplarla is birliği, Dünya'ya savası getirdi.

Bu dönemde Atlantislilerin Dünya'ya hakim olma istekleri ve kendilerini "Yüce Yaratici"yla es koşma kibirleri çok daha uç boyutlara geldi.

Yaratıcı güce sırtlarını döndüler.

Tapınaklarda insanlar kurban edilmeye başlandı.

Doğa güçlerini kötüye kullanıyorlardı. Güneş prizmalarının işkence ve ceza amaçlı kullanımı öylesine artmıştı ki halk bunlara "Korkunç Kristaller" adini vermişti.

İnsani değerlere hiç saygı kalmamıştı.

Askeri üstünlük için, yerküreyi onların değimiyle, "Leydi Gaia"yi dengelemek amacıyla kullanılan Maldık ayini kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaya başladılar.

Bu kullanım Dünya'ya isyanları ve kaos dolu günleri getirdi.

Engizisyon ve işkence dönemi başladı. "Yük" gibi, Lemurya'nin yavru imparatorlukları Atlantislilerin zulmünden kaçmak için Himalayalar'a oradanda yerin altına sığınarak bugün Ağarta veya Samsala denilen 5. boyutsal bir uygarlık kurdular.

(bu konuya ilişkin farklı bilgilerde mevcuttur).

Bir'in Oğulları insanları uyarıyor, doğruya çekmeye var güçleriyle uğraşıyorlardı.

Ama Beli al Oğulları'nın insanlara, zaaflarına yönelik sundukları olanaklar her geçen gün Atlantisli insanların Karanlığın temsilcileri Beli al Oğullarının tarafına daha fazla yönelmesine neden oluyordu.

Beli al Oğulları ve Bir'in Oğulları arasındaki savaşlar öyle bir duruma geldi ki kristal tapınaklara saldırılar sonucu Dünya'nın iklimini dengede tutan gök kubbelerde önemli boyutta çatlamalar meydana geldi.

İste bu çatlamalar Atlantis'in sonunu hazırladı.

Dev ada büyük bir tufanla karsı karsıya kaldı.

Depremler, sağanak yağışlar volkanik patlamalar sonucu Atlantis'in batması gerçekleşti.

Atlantis'in ilk olarak 11.500 yıl önce bir dip yükseltisi oluşturarak battığı, daha sonra bu günkü seviyesine indiği söylenir.

Bermuda Şeytan Üçgeni'nin de Atlantis'in batması sonucu oluşan boyutlar arası bir geçim kapısı olduğu söylenir.


RUHSAL DÜŞÜŞE NEDEN OLDULAR

Eflatun, Kritias'I Zeus dedi ki;… diye bitirmişti…

Onun Zeus olarak nitelendirdiği, bizim Allah dediğimiz o "Yüce Yaratıcı Güç" belli ki tufan emri vermişti.

Yahudi ve Hıristiyan metinlerinde Atlantis'in sulara gömülüsü "insanin düşüşü olarak" ele alınır.

Çünkü Atlantisliler yaptıkları hatalar nedeniyle insan ırkinin spiritüel yani ruhsal olarak düşmesine neden olmuşlardır.

Bu gün isimler farklı olsa da zulme uğrayan, sürülen halklar ve

Dünya üzerinde güç ve iktidar hırsı içinde olan ülkelerin yaptıkları bu anlatılanlarla ne kadar da çok benzerlik gösteriyor değil mi?

Bugün de Dünya'da gücü elde etmek amacıyla üretilen nükleer silahların denemeleri sonucunda ozon tabakası delinmiyor mu?

Kutuplardaki buzlar, eko dengenin bozulması nedeniyle eriyor ve bu durum Dünya'yı sular altında bırakma tehlikesini beraberinde getirmiyor mu?

Vücutlar kimyasal maddelere kanserle karşılık vermiyor mu?

Biyolojik denemelerin kötü amaçlarla kullanılması daha önce adini bile bilmediğimiz hastalıkların bizlere bulaşmasına neden olmuyor mu?

Ve genler üzerinde yapılan denemeler; melez hayvanların yaratılması, hayvan ve insanların kopyalanması bunlar acaba gelecekte ne ölçüde olumlu şekilde kullanılacak?

"Tarih iyi bir öğretmendir" diyenler yanılıyor olamazlar.

Bugünün hatalarının yaratacağı sonuçları, dünün Dünyası'na bakarak anlamak olası…

Atlantislilerin basına gelenler ve bugünün Dünya insanlarının basına gelmesi muhtemel olanlar…

Aslında bunların yaşanmaması yine insanların elinde…

Dünya insanlarına, Ona her ne ad veriyorsanız biz yazımızda
"Büyük Yaratıcı Güç" olarak niteledik, O Büyük Yaratıcı Güç'ten büyük bir sevgi ve ışık yağmaktadır.

Bu, peygamberler, melekler, bas melekler, yükselmiş üstadılar, Mesih enerjisi, foton kuşağı enerjisi, Beyaz Yıldız enerjisi gibi birçok kanalla bizlere ulaşmaktadır.

Bu ışığın amacı bizleri yeniden ilk varoluşumuzdaki düzeye "Galaktik insan" bilincine ulaştırmaktır.

Yani sevgi dolu, egosunu asmış, bilge, yükselmiş varlıklara dönüşmemiz istenmektedir.

Burada bize düsen görev içimizdeki sevgiyi, birliği, iyiliği keşfedip mümkün olduğunca egomuzdan sıyrılarak yasamaya çalışmamızdır.

Yaptıklarımızın sonucunu görerek yapmamız, çıkar savaşlarından, şiddetten, maddi çıkarlarımızdan mümkün olduğunca vazgeçerek yasamamızdır.

Yapmamız gereken hem çok kolay hem çok zor, Parola "Egondan sıyrıl"…

Okuduklarınız size bir masal veya bilim kurgu öyküsü gibi gelebilir. Ama masal ama gerçek. Ne fark eder?

Anlatılan öykü egosuna yenik düsen, kibrin sınırlarını zorlayan, insan ırkinin üzerinde haddini bilmezcesine tahakküm kurmaya çalışan bir uygarlığın öyküsüdür…

Gerçek mi, değil mi ? diye merak ediyorsanız, yanıtını kalbinize sorun. O size daima doğru olanı söyleyecektir…


Atlantis Kristalleri

Tüm Atlantis gizemleri içinde, hiçbiri kristaller kadar ilginç değildir.

Bunlar ruhani ve siyasi gücün mistik simgeleri miydiler?

Yoksa bilinmeyen teknolojilerin ve psişik tesirlerin yüklendiği mineral aküler miydiler?

Bunlar hâlâ okyanusun bilinmeyen derinliklerinde o batik kıtanın yıkıntıları arasında mi bulunmaktalar.

Yada afetten kurtulanlar tarafından yeni kıtalara mi tasındılar?

Bu soruların yanıtlarının bazıları, 20. yüzyılın en ünlü psişiği Edgar Cayce'nin sözlerinde bulunabilir.

Edgar Cayce trans hâlindeyken, zihni yoğun bir biçimde değişime uğrayıp ruhu farklı boyutlara süzülebildiğinden ötürü "Uyuyan Kâhin" olarak anılır.

Onun kendi adlandırmasıyla, bu "yasam okumaları" esnasında Cayce, Atlantis tarihini yeniden hatırlamıştır.

Cayce 1920'li yılların sonundan 1945'deki ölümüne kadar, batik şehrin bütün detayları ile birlikte dünyasal ve ruhsal amaçlar için kullanıldıkları kabul edilen kristallerden defalarca bahsetmiştir.

Ona göre "Büyük Kristal"in kötüye kullanılması, onların kendi kendilerini yok edişine neden olmuştur.
Cayce'nin anlattığına göre felâketten geriye kalan insanlar kristal teknolojisi ile diğer kıtalara kaçarak sonraki uygarlıkların temellerini atmışlardır.

Atlantis ile ilgili olarak antik döneme ait en eski bilgi, klâsik dönem filozofu Eflâtun'un 2350 sene önce yazdığı bir çift diyalogdan ibarettir.

Şaşaalı ve parlak Bronz Çağı uygarlığından bahsederken Eflâtun, ne TIMAEUS ne de KRITIAS adli eserinde kristallerde, ya da Atlantislilerin kristal esasi üzerine kurulmuş teknolojilerinden bahsetmemiştir.

Bununla birlikte Eflâtun, aslen özellikle Atlantis kültürünün asker" ve atik yönleri ile ilgilenmiş olduğundan, tasvirleri; Cayce'nin "yasam okumaları" ile çelişmez.

Cayce ise esas olarak Atlantis'te teknolojik ve başkalaşımla ilgili elemanlar olarak kristal kullanımının ve bunun suiistimal edilmesinin neden olduğu açmazdan bahsetmiştir.

Her ikisi de Atlantis'in yıkımına kendi bireylerinin neden olduğunu ifade etmiş olup, dejenerasyon öncesi Atlantislerin erdemli ve olağanüstü yetenekler bahsedilmiş insanlar olarak esi benzeri görülmemiş bir uygarlık seviyesine ulaştıkları konusunda hemfikirdirler.

Eflâtun'un anlatımı, tam Atlantis'in çöküşünü belirtirken bilinmeyen nedenlerden ötürü en"den kesilir.

Filozofun durakladığı noktadan Cayce devam ederek; ulusal açgözlülükleri yüzünden kozmik kuvvetlerle oynamanın getirdiği felâketi anlatarak devam eder. Onun açıklamasına göre:

"Atlantis'te dünyanın içsel tesirleri ile bağlantı kurmak amacı ile kazılmış çukurlara yerleştirilmiş kristaller mevcuttu.

Bu kristallere güneş ışığının düşürülmesi ile meydana getirilen güçlü ısınsal etki, yıkıcı bir niteliğe sahipti."

Ve daha sonra "...Tasın (Tuaoi) küreler üzerindeki ilkesi... bunlar yıkıcı güçleri meydana getirmiştir."


devam edecek....

mySoul
05-10-2008, 18:09
Şimdi diyaloglar :

Diyaloglarda atlantisliler tanrı olarak geçer malum onlar zaten bu şekilde kendilerini tanrı ile eş koşmuşlardı ve onlardan sonra gelenlerde birkısım atlantislilerin beli al oğullarının çalışmalarıyla genetik yapıları ile düşmüş/düşürülmüş insanlardı.


Tüm Critias Dokümanları
Platon'un Timaeus ve Critias adlı diyalogları Atlantis'in mevcudiyetinden kesin olarak bahsedilen tek yazılı kayıtlardır.


Diyaloglar Sokrates, Hermo Crates, Timaeus ve Critias arasında geçen konuşmalar seklindedir.

Timaeus ve Critias, Sokrates'in ideal toplumlar hakkında yapmış olduğu bir konuşmaya "hayal ürünü olmayan gerçek bir hikaye" ile katılmaya karar verirler.

Hikaye Platon'un 9000 yıl öncesinde antik Atina ve Atlantis arasındaki savaş hakkındadır.

Uzak geçmişe ait bilgiler Platon'un Atina'da yaşadığı zamana kadar unutulmuş, Atlantis'in hikayesi Solon'a Mısır'lı rahipler tarafından aktarılmıştır.

Solon hikayeyi Dropes!e yani Ciritias'in büyük büyük babasına aktarmıştır.

Critias hikayeyi kendisiyle ayni ismi tasiyan büyük babasindan öğrenmiştir.

Aşağıda yazılı olan diyaloglar Platon tarafından aşağı yukarı

MÖ. 360 yılında yazılmış ve İngilizciye tercüme edilmiştir

NOT: (BENJAMIN JOWET'TIN NOTU) : Dialoglarin sayfaları ve paragrafları arasındaki kurgu tarafından yaratılmıştır. Bunlar kasten uzun geçmişe bağlı kısaltmalar yapılması ve bilgisayar ekranında okunmasını kolaylaştırmak amacı ile gerçekleştirilmiştir.

TIMAEUS
Timaeus, Atlantis'e ait hikayeyi özetleyerek bir ön giriş yapmak görevini üstlenir. Yazının büyük bir kısmi, oluşum evresinin tarif edilmesi ve doğal fenomenin izah edilmesi hakkındadır. 2 nci sayfa Timaeus'un Atlantis'ten söz ettiği ve onu tanımladığı tek bölümdür.

CRITIAS
Critias, kayıp adanın detaylı olarak tanımlanmasını sağlamış ve bu adanın hakki hakkında en az antik Atina kadar bilgi vermiştir. Bu hikayede adi geçen veya yer alan bütün kahramanların (Timaeus dışında) antik Yunan' da gerçekten var oldukları bilinmektedir. Onların hayatları ve ölümleri hakkındaki diğer kayıtlar, başka bir zaman periyodu içinde kaydedilecektir.

NOT: Hikayede adi geçen iki Critias adlı kişi bir karmaşaya neden olabilir.

Birinci Critias diyaloglarda yer alan gerçek kişidir. Atlantis'in hikayesini Sokrates'e anlatan odur.

İkinci Critias yani birinci Critias'in büyük babası da diyaloglarda geçer.

Bu büyük Critias Atlantis hakkında hikayeyi torununa anlatmış, torunu da bunu diyaloglarda görüleceği gibi Sokrates'e taşımıştı.DIALOGLARDA AKTİF OLARAK YER ALAN KİŞİLER ŞUNLARDIR

TIMAEUS: Hakkında tarihsel bir kanıt yoktur.

CRITIAS : Platon'un büyük büyük babasıdır.

SOKRATES : Platon'un akil hocası ve öğretmeni. Atina'nın otoriteleri tarafından, Atina'nın gençliğinin ahlak yapısını zedelediği için idama mahkum edilmiştir. MÖ. 466-399 yılları arasında yaşamıştır.

HERMOCRATES : Devlet adamı Syracuse'un askeri

mySoul
05-10-2008, 18:10
DIALOGLARDA BAHSİ GEÇENLER

SOLON ; Atinalı gezgin, sair ve yasamacı, aşağı yukarı MÖ. 638-559 yılları arasında yasamıştır. Plato'ya göre Mısır'lı rahiplerden, Atlantis'in hikayesini ilk öğrenen odur.

DROPIDES :Critias'in büyük büyük babası. Hikaye ona uzaktan akrabası ve yakın arkadaşı olan Solon tarafından anlatılmıştır.

CRITIAS :Dropides'in oglu ve dialoglarda yer alan Critias'in büyük babası. Hikayeyi Critias'a aktaran odur.

Timaeus: Ne kadar minnettarım , Sokrates, sonunda gelebildim, uzun bir seyahatten dönen yorgun bir gezgin gibi. Artık dinlenebilirim.

Varlığıma dua edebilirim.

O hep yaslı oldu ve beni ifşa etti, bağışladı, sözlerime katlandı ki onlar doğru ve kabul edilebilir bir şekilde ona söylemişti.

Ancak kasıtlı olarak kötü bir şey söylemedim.

Beni yorması için ona dua ettim. Ödül ve ceza için ve sadece ödül ve ceza için yanılan doğru yola getirilmeliydi.

Dilerim ki gelecekte tanrıların jenerasyonu ile alakalı doğru şeyler söylerim ve bana bütün ilaçlardan mükemmel ve iyi olan bilgiyi vermesi için dua ederim.

Benim duacıma, bağışlaması için, bütün kanıtları Critias'a verdim.

O anlaşmamıza göre sonraki konuşmayı yapacak olandır.

Critias : Ve ben, Timaeus güvenin dışında ve seninde basta söylediğin gibi önemli mesafeler hakkında konuşacaktım.

Dilerim ki sana biraz ve hös görü gösterilir.

Ayni sabır ve hös görüyü kendi söyleyeceklerim içinde istiyorum.

Ve çok yi bilirim ki bu isteğim zamansız ve nezaketsiz görünebilir.

Her şeye rağmen yapmalıyım.

Hangi insanin duyguları söylediklerini yalanlamak ister.

Ben yalnızca senden fazla göz yummak için teşebbüs gösterebilirim.

Çünkü benim temam çok daha zor.

Ve tartışabilirim ki tanrıların iyisiyle konuşmak insanların iyisiyle konuşmaktan kolay görünebilir.

Tecrübesiz ve söze önem vermeyen dinleyicilerinin her hangi bir konuda konuşması, ona büyük bir yardımla es değerdir.

Biliyoruz ki biz tanrılarla karşılaştırıldığımızda ne kadar bilgisiz kalırız.

Ancak maksadımı anlaşılabilir hale getirmeliyim, eğer Timaeus sen beni takip edersen herhangi birimiz tarafindan söylenen her sey ancak sahte ve temsili olabilir.

Ressamların vücutları tanrısal ve cennetsel benzerlikler içinde yaptıklarını hesaba katarsak, memnunluğun değişik ölçümleri, izleyicilerin gözlerinin nasıl algıladıklarına bağlıdır.

Görürüz ki herhangi bir devrede sahte dünyalar, ırmaklar, ağaçlar, evren ve orada bulunanları yaratan sanatçılardan memnun oluruz.

Hiç bir şey böyle bir konuyu özetleyemez.

Resmi incelemeliyiz ve analiz etmeliyiz.

İstenen belli belirsiz ve aldatıcı bir durum ve karanlığa ilerleme.

Ancak ne zaman her hangi biri insan formunu basit ve çabuk resmetmek isterse, bizde hataları bilmek için çabuk oluruz.

Ve tanıdık benliğimiz bizi sert bir yargıç yapar, benzerliğin her noktasını kaybetmek ister gibi, ayni şeyin söylemlerimizde de olmasına riayet ederiz.

Tanrısal veya cennetsel bir resimden memnun oluruz, onun benzerleri de bizi memnun eder.

Oysa ahlaki ve insansal eleştirilerimizde daha özetsel olur.

Eğer ki konuşmalarımızda anlatmak istediklerimizi uygun bir şekilde dile getiremiyorsam beni bağışlayınız.

İnsani şeylere benzeyenlere onay ve önem vermek, iyinin tersini yapmaktır.

Size önermek istediğim bu durum ayni zamanda yalvarmak,

Sokrates artık daha az olmamalıyım, fakat az sonra söyleyeceklerime daha müsamahalı.

Hangi lütuf ki istemekte hakliyim, sende bağışlanmaya hazır olursun.

Sokrates: Tabi ki Critias senin istediklerini karşılayacağız ve ayni şeyi Hermocrates'den de bekliyoruz.

Sen ve Timaeus kadar iyi, herhangi bir kuşkum yok ki kısa bir süre sonra onun sırası gelince oda ayni isteklerde bulunacaktır.

Senin gibi eğer kendisine taze bir başlangıç sağlanabilirse ve defalarca ayni şeyleri söylemeye mecbur kalmazsa, bırakalım anlarınki müsamaha uzun süredir ondan beklenen bir şeydi.

Dostum critias sana tiyatronun yargısını bildireceğim.

Genel düşünce son aktörün şaşılacak kadar basarili olduğu, onun yerini alabilmek için büyük bir müsamaha ihtiyaç var.

Hermacratos: Uyarı, Sokrates ona öğütlediğin şey, benimde kendim için yapmam gereken bir şey.

Ancak unutma Critias bu zayıf kalp asla zaferi yükseltmez.

Bu nedenle gitmeli ve tartışmaya bir erkek gibi katılmalısın.

İlk önce Apollo ve Musa'ya yalvar ve sonra seni öven sesleri duymamızı sağla ve herkese büyük hünerli kadim yurttaşlarını göster

Critias: Dostum Hermociritias , sen ki son mevkidesin, ve önünde başkası, kalbini henüz kaybetmedin durumun ağırlığı seni yakında ortaya çıkaracaktır.

Bu arada senin davetine ve cesaretini kabul ediyorum.

Ancak bununla beraber bahsettiğin tanrılar ve tanrısal varlıklar arasından, ben özellikle mnemosyne yalvarırdım.

Konuşmamın bütün önemli kısmi onun lütfüne muhtaç ve eğer benim tarafımdan söylenen ve solon vasıtasıyla buraya ulasan şeyleri yeteri derecede hatırlayabilir ve dile getirebilirsem, şüphem yok ki bu tiyatronun isteklerinden memnun olacağım.

Ve simdi, daha fazla oyalanmadan başlayacağım.

İzin verin önce gözlemlerimle başlayayım.

Bu geçen 9000 yıl Heracles'in, Pillar's dışında ve içinde ikamet edenlerin arasında olan savaştan itibaren olan zamanın toplamını ifade eder ki bu savası size izah edeceğim.

Bir taraftaki savaşçılar Atina'nın liderleri olarak kaydedilmiş, ve savasın dışında dövüşmüşler, öteki taraftaki savaşanlar ise Atlantis'in kralları tarafından kumanda edilmişi ki bu ada (Atlantis) Libya'dan, Asya'ya kadar uzanıyor.

Ve bir deprem sonucu batıyor.

Buradan okyanusa açılmak isteyen denizcilere geçilmez bir çamurdan engel oluşturuyor.

Tarihin gelişimi ile çeşitli milletlerden, barbarların ve Helen uygarlıklarının basarili bir şekilde ortaya çıkmaları ve sahnede var olmaları sonucu ancak özellikle size o dönemde ki Atina'yı tarif etmeliyim.

Onlarla savaşan düşmanlarını ve bu iki krallığın saygı değer ve güçlü devlet adamlarını Atina'nın üstünlüğünü teslim edelim.

Eski tanrılar zamanında tüm dünya tanrılar arasında dağıtılarak pay edilmişti.

Tartışma yoktu.

Doğru kabul etmezsek dahi, tanrılar hangi kısmi kendileri için uygun olduğunu bilmiyorlardı.

Veya bildikleri halde kavgayla kendilerine daha uygun ve ötekilere ait bazı bölümleri almak isterlerdi.

Onlar yalnızca pay ederek istedikleri yerleri almak isterlerdi.

Kendi yolunda ilerleyenler ise ki onlar bize bakan insanlardı.

Onların bakiciliği ve bonkörlüğü aynen bir çobanın bir sürüye bakması gibiydi.

Yalnızca felaketleri kullanmayanlar veya vücutsal güçlerini kullanmayanlar, ani çobanların yaptığı gibi ancak bizi kayığın arka tarafını idare eden pilotlar gibi yönetirlerdi.

Bu hayvanları yönetmek için kolay bir yoldur.

Ruhumuzu kendi zevklerine göre inanç dümeninden tutarak, tüm ölümlü yaratıklara rehberlik ettiler.

Simdi değişik tanrılar değişik yerlerde sıralanmış, kendi paylarına sahipler.

Hephaestus ve athena ki onlar erkek ve kız kardeştiler.

Ayni babadan tohum almışlardı.

Ortak doğalara sahip filozofa ve sanat sevgisi ile birleştirilmiş.

Bu toprağın ortak parçasını elde etmiş. İsimleri korunmuş ancak eylemleri gelenekleri ve hatalarını kabul edenleri yakılarak yok etmişlerdi.

Ne zamanki kurtulanlar olmuş ki zaten bunu söyledim.

Onlar dağlarda oturan insanlardı. Yazı sanatına önem vermezler. Yalnızca toprak hışırtılarını tanrılar ancak bu hırsızların neler yaptıklarını bilmezlerdi.

Çocuklarına vermek istedikleri isimler yeterli olacak isimlerdi. Ancak hünerlilerin ve sedeflerinin bıraktıkları yalnızca karanlık gelenekleri kabul eden kuramlardır.

Bunlar kendilerini ve çocuklarını hayatin bir çok gereksiniminden yoksun bırakırdı.

Bütün dikkatlerime isteklerinin sağlanmasına yönelttiler. Konuşmaları uzun süredir ihmal edilmeleriydi.

Mitoloji ve eski araştırma şehirlere bos vakitlerin ortaya çıkmasıyla girdi.

Bununla beraber hayatlarının gereksinmelerinin karşılandığını gördüler.

Bu benim vardığım sonuç.

Çünkü Solon dedi ki savaşta bahsi geçen isimler ki onlar Theseus'da önceki zamanda kaydedilmiş Cecrops, Erekhtheus, Ericthonus, Eryssichton ve buna benzer kadın isimleri.

Bununla beraber kadının ve erkeğin beraber savaşla uğraştıkları zamandan itibaren o dönemin erkekleri zamanın adetlerine göre bir figür oluşturmuşlar, ve tanrısal varlıkları zırhlarla çevrili olarak görmüşlerdir.

Kanıt olarak beraber yasayan hayvanlar erkek ve dişi hünerler ve onlara verilen cinsiyet farkı kabul edilmiştir.

Şehirde oturanlar çeşitli sınıflardan oturan yurttaşlardı.

Zanaatciler vardı. Aile babaları vardı. Bir de ilahi, tanrısal insanlar tarafından olusturulmis savaşçı bir sınıf vardı.

Sonra ikamet edenler doğa ve eğitim için gerekli olan her şeye sahiptiler.

Kendilerine ait fazla bir şeyleri olmasa bile olanları ortak kullanmaktan memnunluk duyarlardı. Yiyecekleri dışında diğerlerinden bir şeyler almayı talep ederlerdi. Ve dün tarif ettiğimiz bütün uğraşları yaparlardı. Sanki bizim hayal gardiyanlarımız gibi.

Şehir hakkında Mısır'lı rahiplerin söyledikleri yalnızca muhtemel şeyler değil kanıtlarla doğrulanmış şeylerdir.

O zaman ki sınırlar Isthmus tarafından çizilmiştir. Cithaeron ve Penes yükseltilerine kadar kıta boyunca uzanan bir yol izliyordu.

Deniz doğrultusunda aşağıya devam ediyor.

Oropus'u sağına alıyor Asopus nehri ile sol sinirini oluşturuyordu.

Toprakları dünyanın en iyi topraklarıydı. Bu sebeple geniş bir orduyu besleye biliyordu.

Bu ordu çevrede bulunan insanlardan oluşuyordu. Atticca'nin kalıntıları ile (hala vardır) dünyanın herhangi bir bölgesiyle karsilastirildiginda çeşitlilik ve mükemmellik bakımından otlaklarının her çeşit hayvan için uygun olması bakımından gelişmiştir.

Günümüzde bile bu topraklarda bol ve bereketli üretim devam etmektedir.

Bunlar ki söylediklerimin doğru olduğunu kanıtlar.

Size nasıl anlatsam , acaba hangi parça o toprakların artığı olarak kabul edilebilirdi?

Tüm şehir kıtanın geri kalanından itibaren deniz üzerine uzanan bir burun gibiydi.

Çevreleyen sular ise komşu bölgelere nazaran çok daha derindi.

Bu geçen 9000 yıl içinde bir çok sel meydana gelmişti.

Geçen onca zamana , su ana kadar ve onca değişime rağmen hiç bir zaman dağlardan gelen toprak ve kirin kayda değer bir birikmesi olmamış.

Diğer yerlerdeki gibi ancak dünya bütün çevresinde alçalmış ve görme alanından çıkmıştır.

Sonuç olarak, geçmişle bugünü mukayese edersek, yalnızca iskelet kalıntıları, küçük adacıklar, akan toprak ve kirin zengin parçacıkları dağlarının yüksek yamacının toprakla kaplanmış olduğu, ovalar ve düzlükler (bizim tarafımızdan yok edilmiş).

Phellus'un toprakla dolu olduğu ve dağlarında bereketli olmaları olduğu görülür.

Bütün bu son izlerle beraber. Bugün bazı ormanlardaki besinler ancak açların ihtiyacını karsilaamaya yeter.

Halen oradan kesilen kereste ile yapılan çatıları görmek mümkündü ki bunlar en büyük kulelerin çatılarını bile kaplamaya yetecek büyüklükteydi.

Çok büyük başka ağaçlar vardı. İnsan tarafından islenmek ve çiftlik hayvanları beslemek için bereketli otlaklarda.

Üstelik topraklar yıllık doğal yağmurlar ile kendiliğinden biçilecek hale geliyor.

Şimdiki gibi boşa akan sularla toprak kaybetmiyordu. Ancak bereketli imkanlara bütün bölümlerinde sahip. Bunu kendi bünyesinde sağlıyor. Ve bereketli zengin kil yataklarına sahip, bunlar oyuk ve çöküklerin içine bırakılıyor ve yukarılarda oluşan akıntılarla ve akarsularla besleniyordu. Halen bile eski bereketli kutsal kalıntılar arasında bir zamanlar akan akarsu , su izlerine rastlanabilir.

Bunlarda söylediklerimin doğru olduğu bir kez daha kanıtlar.

Ülkenin doğal durumu ki toprak islenmiştir.

İnanabilir ki ülkenin iddialı, çalışkan, doğru insanlarınca yapılmıştır.

Bu kişiler onurlarına asil doğayı seven insanlardır.

Buralar dünyanın en iyi kiline ve bereketli suyuna, cennetsel denebilecek bir iklime sahiptir.

Su anda şehir bu bilgiye göre düzenleniyor. İlk olarak akrapolis su anda olduğu gibi değildi.

Bir aksam yağan şiddetli yağmur sonucu bütün toprak temizlenmiş ve kaya oyularak çıplak kalmıştır. Ayni zamanda depremler ve olağanüstü su baskınları ki bu Deocalion'un büyük yıkıma uğramasından önce üç kez olmuştur.


Ancak ilkel çağlarda Acropolis dağı Eridanus ve ilisus'a kadar uzanır.

Pnyx'i bir taraftan içine alır ve Lbcabettus'u Pnyx'in ters tarafindan sinir kabul ederdi.

İyi bir kitle tepeden itibaren kaplıydı ve bir iki yer hariç yüksek zirvesi vardı.

Acropolis'in dışında ve dağların eteklerinin zanaatçılar otururlardı.

Çiftçi olanlar toprağı sürer, savaşçı sınıf ise Athene ve Hephaestus'un zirvede bulunan tapınaklarında yasardı.

Üstelik buraları bir evin bahçesi gibi parmaklıklar ile çevirmişlerdi.

Kuzeyde insanlar beraber yasar ve kisin yemek yemek için barınaklar kurarlardı.

Tapınakların yanında ortak kullanım ve ihtiyaçlar için binalar yapmışlardı.

ancak bunların hiç biri altın veya gümüş ile süslenmiş değildi.

Bunları herhangi bir amaç uğruna değil amaçsızlık ve gösteriş arasında bir yön bulmak amacıyla kullanmışlardı.

Alçak gömülü evler yapmışlar. Çocuklarına, çocukları yaslandıkça onları kendileri gibi olanlara bırakmışlar ayni şey olmuştur.

Ancak yazları bahçelerini yemek, barınaklarını terk etmişler dağın güneyinde ayni amaçlı yerler yapmışlardı.

Su anda Acropolis'in olduğu yerde bir su kaynağı vardı.

Bu kaynak deprem ile yok olmuş, geriye bir kaç ufak dere kalmış ve çevrede varlığını hala sürdürmektedir.

Ancak bu günlerde su kaynağı bereketli su vermeye devam etmiş ve kışla yaz ,için uygun sıcaklığı ayarlamıştır.

Bu onların yasayış seklidir.

Kendi yurttaşları için koruyucu olma halleridir. Ve Helen'e liderlik eden insanlar ve onların istekli takipçileridir.

Her zaman için ayni sayıda kadın ve erkeğin bulunmasına dikkat etmişler her zaman hazır savaşçı bulundurmuşlardır.

Bugün ise sayıları 20 birdir. Antik Atina gibi bu tarzda ülkelerini ve topraklarını doğru bir şekilde yönetmişler ve ayni şeyi kalan tüm Yunan için yapmışlardır.

Tüm Avrupa ve Asya'da ünlenmişler ırklarının güzelliği ve ruhlarının hüneri ve yasayan insanların kabiliyetler,i onları tanıtmıştır.

Eğer bana çocukken anlatılanları unutmamış isem size onların düşmanlarının temeli ve karakteri hakkında bilgi vereceğim.

Dostlar hikayelerini kendilerine saklamamalı ve paylaşmalıdır.

Hikayenin devamına geçmeden önce sizi uyarmak isterim.

Eğer hikayede adi geçen bazı yabancıların yunan isimlerine sahip olduklarını duyarsanız, size bunun sebebini anlatayım; Hikayeyi şiirinde kullanmak isteyen Solon isimlerinin anlamlarını araştırır ve öğrenir ki bunu yazan eski Mısır'lılar bunu kendi dillerine çevirmişlerdir.

Solon hikayeyi dilimize çevirirken isimlerin manalarını düzeltir.

Benim büyük büyük babam Dropides'te orijinal metin vardı.

Bunlar hala bendedir ve tarafımdan dikkatlice çalışılmıştır.

Bu nedenle böyle isimler duyarsanız şaşırmayın.

Hikaye su şekilde başlıyor.

Daha önce ki konuşmamda tanrılar paylarından bahsetmiştim.

Onlar dünyayı farklı genişliklerde parçalara ayirmislardi. Ve kendileri için tapınaklar ve ilahi kurumlar kurmuşlar.

Possesidon, kendi payı olan Atlantis adasını aldığında, fani biz kadından çocuklar almış ve adanın bir yerine yerleştirmiş ki az sonra anlatacağım.

Burası denize doğru bakıyormuş l , ancak adanın en orta yerindeymiş burada ovaların en güzeli denebilecek bir ova ve bereket varmış.

Ovanın yanında fazla yüksek olmayan bir dağ bulunuyormuş.

Bu dağda adanın en ilkel insanları yasıyormuş.

Bunlardan birinin ismi Evanor imiş. Karisinin ki ise Levcippe ve Cletio adında bir kızları varmış. Bu bakire kız evlenme yasına geldiği sıralarda annesi ve babası ölmüş.

Possedion bu kıza asık olmuş. Ve onunla görüşmeye başlamış.

Toprağı yararak hem denizden hamda karadan kızın yasadığı dağı çevirmiş. (demekki atlantislilerin bu derece güçleri mevcuttur.)

İki karadan üç'te denizden olmak üzere nöbet bölgeleri yapmış bunları adanın tam ortasından ayni uzaklıkta olmak üzere çıta ile çevirmiş.

Böylece insanlar bu adaya ulaşabilseler dahi, gemiler ve gezginler ulaşamayacaklarmış.

Kendisi bir tanrı olarak adanın merkezinde değişiklikler yapma konusunda güçlükle karsılaşmıyormuş. (tanrı yani atlantisli)

Toprağın altındaki iki pınar getirmiş, biri sıcak biri soğuk akıyormuş.

Kilden bereket alan bu pınarlar toprakta her çeşit yiyeceğin yetişmesini sağlıyormuş.

5 ikiz çocuk getirip adayı 10 parçaya bölmüş.

En büyük ilk ikizlere annesinin yasadığı yeri ve çevresini vermiş.

Burası en büyük ve en güzel yermiş. Onu diğerlerinin kralı yapmış. Diğerlerine de prenslikler, emirlerine askerler ve geniş araziler vermiş. Hepsini isimlendirmiş.

Büyük olana yani krallık verdiğine Atlas ismini koymuş.

Ondan sonra tüm ve okyanus Atlantik adıyla anılmış.

Onun kendisinden sonra doğan ikiz kardeşine Heralles'in Pillar'sin karsisindaki büyük payini vermiş. Burası Gates bölgesi denilen yere bakıyormuş. Yunanca Eumellus adini vermiş. Bu kendi dillerince Gaderius demekmiş.

İkinci ikizlerin birisine Ampheres diğerine Evaemon ismini takmış.

Üçüncü ikizlerin büyüğüne Mneseus küçüğüne ise Autochthon ismini vermiş.

Dördüncü ikizlerin büyüğüne Elasippus, küçüğüne Mestur ismini vermiş.

Son olarak besinci ikizlerin büyüğüne Aza es, küçüğüne ise Diaprepes ismini vermiş.

Onlar ve onların torunları adada yasayanlar ve açık denizdeki adaları yönetenler olmuşlar.

Ve belirtildiği gibi tüm ülke üstünde Pillars'tan Mısır'a ve Thrrhenia'ya egemen olmuşlar.

Artık Atlas büyük ve saygı değer bir aile sahibidir.

Krallık onun elindedir. En büyük oğuldan okula uzun süredir geçmektedir. O ana kadar hiç bir kralın sahip olmadığı büyüklükte bir zenginliğe ve egemenliğe sahiptir. Bunun tekrar olması olası görünmekte ve ihtiyacı olan her şeyle donatılmış durumdadır.

Hem şehir hem ülke çok zengindir. Kurdukları imparatorluğun büyüklüğü sonucu yabancı ülkeler onlara ganimet getirmekte ve zaten de adanın kendi kaynakları onlara ihtiyaçları olan her şeyi sunmaktadır.

İlk basta toprağı kazacak tuza benzer fasile denilen ancak daha sonra orichallum adini alan bir madde bulmuşlardır.

Tuza benzeyen bu madde altın hariç her şeyden daha değerli kabul edilmekteydi.

Marangozluk için bereket alanlar ve kafi derecede evcil ve vahşi hayvan bulunuyordu.

Üstelik adada çok sayıda fil vardı.

Diğer hayvanların yasaması için yeterli koşullar bulunuyordu bunlar göllerde, bataklıklarda, dağlarda ve ovalarda yasayan hayvanlardı.

Kısaca tüm zamanların en geniş ve en çeşitli hayvan türleri yasamaktaydı.

Ayrıca yeryüzünde bulunan tüm güzel kokulu şeyler, kökler, otlar, bitkiler, içecek ve meyvelerden damıtılan esanslar bu topraklarda büyür ve yetişirlerdi.

Yine toprağın kabul ettiği her meyve islenebilir.

Tüm kuru çeşitten yiyecekler, kabuklu meyveler, içkiyi, eti, ilacı karşılayabilecek ürünler, eğlence ve mutluluk veren bitkiler. Yemekten sonra bizi rahatlatabilecek şeyler, çeşit çeşit tatlılar, bu kutsal ve bereketli adaya güneş ışığı gibi dağılmıştı.

Bir sonsuzlukla , böyle büyük bir kutsallıkla toprak onları donatmıştı.

Tapınaklarını, saraylarını liman ve rıhtımlarını barınaklarını inşa ettiler.

Tüm ülkeyi aşağıda anlatılan düzenle idare ettiler.


Antik metropolit'i çevreleyen denizin üstüne köprüler inşa ettiler.

Kraliyet sarayına giden bir yol yaptılar. Tanrıları ve ataları için saraylar inşa ettiler.

Basarili jenerasyonlar yarattılar. Her gelen kral bir öncekinden daha basarili ve üstün oldu. Ta ki güzellikteki ve büyüklükteki ölçüyü kaçırana kadar.

Denizden başlamak üzere 300 fent genişliğinde 100 fent derinliğinde ve 50 fent uzunluğunda bir kanal kazdılar.

Bu kanalı kanalın içine taşıyarak denizle arasında bir geçim yeri oluşturdular.

Böylece bir liman oluşmuş oldu. Böylece geniş kayıkları yanaşması mümkün oldu.

Artık denizden ayrılan bölgenin genişliği 3 fent olmuştu.

Bundan sonra gelen kara parçası eşit genişlikteydi.

Ancak diğer iki bölge biri deniz biri toprak olmak üzere 2 feet'di. Ve adayı çevreleyen ise 1 fent kalmıştı.

Sarayın bulunduğu adanın çapı ise, 5 feet'di.

Bunlara ilaveten Stadyum'un 6/1'i genişlikte bir parça etrafı kaya parçaları ile kaplanarak kalelerin ve bahçelerin olduğu ve köprüyle denizin geçildigi yerdeydi.

Kullanılan kayalar adanın merkezinin altında buluna tas ocağından ve toprak parçasından alınmıştı.

Bunlar beyaz, siyah ve kırmızı renkte idi.

Bu çökük iki çukur oluşturuyordu.

Bu çukurların doğal kayalardan çatısı vardı.

Binaların bazıları gayet basitti.

Diğerlerin ise renkleri değişikti. Böylece göze hös görünüyor. Doğal zevkliliği gösteriyordu. Duvarların tüm çevresi ince tabaka pirinç alaşım ile kaplanmış daha sonraki duvar ise kalayla kaplanmıştı.

Üçüncü duvar ise Orichallum'un kırmızı ışığı ile parlıyordu.

Sarayların yapımında kullanılan düzen şöyledir.

Merkezde Cleito ve Poseidon'a ait kutsal tapınaklar vardır.

Bunlar erişilmez tutulmaz ve altınla kaplanmıştır.

Burası 10 prens ve ailelerin ışığı ilk gördükleri noktadır.

Oraya insanlar geleneksel olarak sezonun ürünleri 10 parça halinde getirirler ve her birine armağan ederler.

Poseidon'un kendi tapınağı bir stadyum büyüklüğündedir.

Yarim stadyum genişliğindedir. Buna oransal yüksekliği garip barbarsal görüntü verir. Tapınakların dışında dorukları hariç gümüş kaplama, dorukları ise altın kaplamadır. Duvarlar sütunlar ve zemin orichalcum ile kaplanmıştır. Tapınaklarda altından yapılma heykeller bulunur. Tanrı 6 atin çektiği bir at arabası üzerinde neredeyse kafası çatıya değecek yükseklikte inşa edilmiştir. (atlantisliler kendilerini tanrılaştırmış ve kendilerine tapmaya başlamıştır. saygı tapınmaya dönüşmüş!)


Etrafında ise 100 nerecin yunuslar üzerinde yer alır ayrıca yine tapınakların içinde diğer önemli objeler bulunur.

Tapınağın çevresi ise altından heykellerle çevrilmiştir.

10 kral torunları, esleri, akrabaları ve diğer önemli kişiler ile yer alır. Bir de mihrap vardır. Bu mihrap muhteşemliği ve büyüklüğü ile genel düzene ayni ahenkle uyar ve krallığın ve tapınağın yüceliğini, büyüklüğünü işaret eder.

Diğer bir tarafta birinden sıcak birinden soğuk su akan çeşmeler, harika bol bir akıcılık içinde harika ve mükemmel bir uyum yaratırlar.

Etrafında inşaatlar yapmışlar. Uygun ağaçlar yetiştirmişlerdir.

Ayrıca sarnıçlar inşa ederler.

Bazıları gökyüzüne doğru açık, bazıları ise çatıları kapalı hamamları vardır.

Özel önemli kişilerin hamamları vardır. Kadınlar için uzakta ve ayrılmış özel hamamlar bulunur.

Bununla bize bereket ve hasat veren atlar ve çiftlik hayvanları için ayrı bölümler bulunur.

Suyun bir kısmi Posedion korusuna tasınmış, burada her türlü güzellikte ve ağaçlar yetiştirilmiş toprağın mükemmelliği sonucu tüm artıklar köprüler vasıtası ile çevre dışına taşınmıştır.

Ayrıca çeşitli tanrılara adanmış bir çok tapınak inşa edilmiş.

Eğitim ve talim için alanlar ve bahçeler yaptırılmış.

Bazıları erkekler ile bazıları atlar için olmak üzere inşa edilen iki ada bölgenin üzerinde binicilik eğitimi için bir stadyum genişliğinde bir alan ve adaları genişliğinin el verdiği ölçüde biniş yerleri yapılmıştır.

Ayrıca aralıklarla nöbetçiler için nöbetçi kuleleri yapılmış, güvenilir olanlar ise Acropolis çevresindeki bölgeleri korurlar.

Bu koruyuculara genel mahal içinde yakın insanların kaldığı bölgeden evler tahsis edildi.

Rıhtımlar ise deniz askeri malzeme ile dolu olur. Ve kullanıma hazır bulundurulurdu.

Saraydan çıkılınca ve üç kara parçası geçirince denizin hemen önünden başlayan ve uzayıp giden bir duvarla karsılaşırlar.

Bu duvar her yere yaklaşık 50 fent uzaklığında her yeri kaplar.

Sonuncu kanalın ağzı ile birleşir ve denize uzanırdı.

Gerikalan arazi ise, yoğun olarak oturanlar ile doluydu.

Kanal ve liman tekneler ve ticari gemiler ile doluydu.

Bunlar değişik bölgeden gelen kalabalıktan yükselen sesle inleyen her türlü gürültü ve patırtını gece ve gündüz olduğu bir yerdi.

Size şehri ve yöreyi , antik sarayları neredeyse Solon'un sözleriyle aktardım.

Simdide adanın geri kalan kısminin doğal durumunu ve isleyişini anlatayım.

Tüm ülke onun dediği kadarıyla çok yüksek bir uçurumun üzerinde denize doğru, ancak yerleşim bölgeleri hemen etrafında düz ovalarda, bu ovalar denize doğru inen tepeler ile kaplı; düz ve boyu eninden uzun bir görünüme sahip, bir yönde 3000 fent stapia uzunluğunda uzanmakta, merkezi kişim ise 2000 fent uzunluğunda uzanıyor.

Ada güneye bakıyor ve kuzeyinden korunaklı.

Çevreleyen dağlar numaralarına,büyüklüklerine ve güzelliklerine göre anılıyor.

uzağında hala var olan yerel halk köyleri var Ayrıca göller , nehirler her çeşit ağaç ve her türlü bereket var.

Simdi size olayı tarif edeceğim. Burası doğa ile süslenmiş, çalışkan bir sürü kral ve onları jenerasyonu ile büyük bir bölümü dikdörtgen seklinde ve boyu eninden fazla, dairesel bir hendek çevresinde yer alıyor.

Bu hendeğin eni, derinliği ve uzunluğu inanılmaz boyutta. Uzun bir süre çalışılmış olmanın izlenimini yaratıyor. İlaveleri olmasına rağmen bir sahtecilik havası vermiyor. 100 fent kadar derine kazılmış, genişliği ise her yerde bir stadyum büyüklüğü kadar. Tüm ovayı çevreliyor ve 10.000 fent uzunluğunda. Dağlardan gelen akarsuları içeriyor. Ovayı dönerek şehre ulaşıyor ve sonunda deniz ile birleşiyor.

İç kısımlarda ayni şekilde 100 fent eninde kanallar ovayı bölerek hendekle buluşuyor. Ve denize ulaşıyor. Bu kanallar 100 fent aralıklarla kurulu. Bunlarla ağaç ve kereste dağlardan şehre ulaşıyor. Meyveler gemilerle taşınıyor. Çapraz geçitler kanalları kesiyor ve şehre giriyor.

Yılda iki kez yağmurların ve kisin armağanı olarak meyve toplanıyor.

Ve yazın kanallarda bulunun ve ırmaklarla sağlanan su toprağı suluyor.

Nüfus oranı,her paylaşım bölgesi bir lider bularak uygun bir askeri güç oluşturuyor.

Bir paylaşım bölgesi 10 fent kare kadar. Tüm paylaşım bölgelerinin toplamı 60.000 kadar dağlarda ve şehir dışında yasayanlarda büyük kalabalıklar oluşturuyor. Bunlarda paylaştırılmış. Her birine bir lider tahsis edilerek bölgelerinin ve köylerinin yönetimi sağlanmış.

Lider olası bir savaş için 6 savaş arabası, 10.000 kadar savaşçı, iki at sürücüleri ile birlikte, bir çift savaş arabası ati sürücüsüz, bir at bakicisi ki gerektiğinde savaşabilecek ve yiyecek taşıyabilecek ve silahlı adamların ardından iki ata yön verecek bir arabacı iki ağır silahlı asker, 2 sapancı,3 tas atici,3 mızrak aticisi hafif silahlı olacak ve 4 denizci 1200 tekneyi tamamlayabilen bulunuyor.

Bu anlatılan kraliyet şehrini askeri gücü, diğer 9 paylaşım bölgesi ise bazı farklılıklar gösterse bile onları saymak yorucu olabilir.

Kendi bölgesindeki her kral kendi şehrine sahip ve halkı üzerine mutlak güç sahibi, yasama gücüne, istediğini cezalandırma ve öldürme hakkına sahip.

Aralarındaki rütbe farkına ve ikili ilişkilere göre Poseidon'un emirleri onlara yardımcı oluyor.

Bunlar ilk krallar tarafından orichalcum sütunlara yazılmış ve adanın ortasına yerleştirilmiş. Poseidon'un tapınağında krallar nereye toplanırsa her 5 veya 6 yılda, her tek veya çift sayıya eşit onur veriliyor.

Ne zaman krallar bir araya gelseler ortak çıkarlarını tartışırlardı.

Eğer biri günah islemişse soruşturuluyor, yargıya havale edilir ve birbirlerine kefil olunurdu.

Tapınakta dizilen iri yari adamlar olur.

10 kral tapınakta yalnız bırakılır, tanrıya dualar yapıldıktan sonra, ona uygun kurban yakalanır, iri yari adamlara teslim edilir.

Onlara silah verilmez ancak ancak tahta ve kement verilirdi.

Kurbanını yakalayan avcı sütunun tepesinde çıkar ve kutsal bir kanıt gibi boğazını kestiği kurbanın kanını aşağıya akıtırdı.

Sütunda, yasaların dışında, söz dinlemeyecek için yemin, yalvarma yazısı bulunurdu.

Öldürmeden sonra buna alışık olan avcı organlarını yakar.

Bir çanak şarap doldurur., içine akıtılan bir yudum kan tüm sütunlarda dolaşır ve içilir.

Diğer suçlular daha sonra ateşe atılırdı.

Altın çanaktan içki içilir ve her şey ateşe itilaf edilirdi.

Sütunların yasasına göre yargılama yapılacağına yemin edilir.

Günah islemiş olanlar cezalandırılır, kurallara karsı gelenler, onlara emir verenler verilen emirlere uymayanlar, babaları Poseodon'un yasalara uymayanların cezalandırılacağı bildirilir.

Bu kendilerine ve torunlarına önerdikleri ibadet sekliydi.

Ayni zamanda içmek ve kupayı tanrılarına adamak ve onun tapınağında içmek, ne zaman tatmin olur ve kurbanın yakıldığı ateş sönerse herkes en güzel gök mavisi gök mavisi giysileri giyer.

Yere oturur, kurbanın ateşindeki köz üzerine yemin eder.

Tapınaktaki ateşi söndürür.

Adalet alır ve verir.

Eğer herhangi bir suçlama getirirse, kendi cümlelerini gün yarısında altın tabletlere yazar ve cüppelerini anıt olarak adarlardır.

Tapınaklar hakkında kralları etkileyen birçok özel kanun vardır.

Ancak aşağıdakiler en önemlileridir.

Hiç kimse birbirine silah çeviremez. Kraliyet evini yıkmak veya ele geçirmek isteyen olursa herkes yardıma gelmeyi kabul eder. Tıpkı kendi ataları gibi, savaş hakkında ortak karar alınır ve üstünlük Atlas'ın soyuna verilir.

Kral kendi akrabaları üstünde yasam veya ölüm kararı verme gücüne sahip değildir. Çoğunluğun düşüncesine saygı göstermek zorundadır. Tanrıların kayıp ada Atlantis üzerine koyduğu kati güç daha sonra aşağıdaki geleneksel nedenlerden dolayı bizim topraklarımıza da sıçramıştır.

Uzun yıllardır, uzun süredir ilahi doğa sürekli onlardaydı.

Yasalara itaat ettiler. Tanrılar karsısında etkilendiler. Onları yarattı, doğruluğu sahiplendiler ve büyük ruhun yer yönüyle, nezaketi bilgiyle birleştirerek hayatin çeşitli evrelerinde hep alış-veriş halinde oldular.

Erdem hariç her şeyi hor gördüler. Hayatlarının var olan haline çok az şey kattılar. Altını ve diğer ganimeti az düşündüler. Bu onlara bir yük gibi göründü. Lüksten sarhoş olmadılar. Zenginlik onların kontrolünü yok edemedi. Akli basında oldular. Gördüler ki bu ganimet ancak hüner ve dostlukla artar. Oysa bu büyük riayet ve saygı, kayboldular ve dostluk onlarla gitti.


Bu yansıma onlarda ilahi doğa ile devam etti. Anlatmaya çalıştığımız kalite onlarla büyüdü ve gelişti. Ne zaman ki kutsal paylaşım dolmaya başladı, ne zaman ki sulandı, ahlaksal karışım ve insanin elini yukarıya dikmesi ki sonra kendi geleceğini çizemedi.

Yakışıksız davrandı. Gözle görünür şekilde alçaldı, değerli ve güzel hediyeleri kaybetti. Gerçeği görmeyi beceremeyenler, her şanslı ve kusanmış göründüler. Oysa para hırsı ve doğru olmayan kuvvet ile doluydular.

Tanrıların tanrısı Zeus, kurallara göre yöneten böyle şeyleri görebilen , kavradı ki , onurlu koşu feci bir durumda ve onları cezalandırmak istedi.

Böylece gelişe bilir ve temizlenebilirlerdi. Tüm tanrıları kutsal ikametinde topladı. Burası dünyanın merkezinde yer alır. Bütün yaratılanları içerir. Ne zaman ki herkes toplandı , o söyle konuştu;..................


Diyalogların diğer kısımları kaybolmuş veya hiç bir zaman kaleme alınmamış olabilir."

bir in oğulları ve beli al oğullarından çok şey öğrendim. teşekkürler. Sevgi huzur mutluluk ışık enerji ve düşürülmüş olmamızın nedeninin ego olduğunuda öğrendim bu vesileyle...
Burada hepsi bir bütünlüğe çalışmış bir tekamül gördüm. :blush:sevgi gönderiyorum ATLANTİS'e... :kalp:kayıp,acı dolu geçmiş zamanımızı affedip bağışlıyorum. :flowers:ve onlar ve kendim için IŞIĞ'ı SEVGİ'yi seçiyorum:kalp::angel2:

Hi_Jack
05-10-2008, 18:26
Atlantis ve Mu efsaneler ve bazı edebi metinler haricinde varlığına kantı bulunmayan iki batık ya da kayıp kıtadır. Varlıklarına dair kanıt olmamasına rağmen bu denli ünlü olmalarının sebebi nedir? Bu ünlerini gerçek dünyadan arasıra kopan ve fantastik alemlere dalmayı seven spiritüalist, medyum, hayalperest vs vs kişilerden almışlardır. Bilinmeyen konularında geyik yapmayı seven insanlar zamanla efsaneye katkıda bulunmuşlardır. Öyleki ortaya bir kayıp medeniyetler külliyatı çıkmıştır. Hiçbir kanıt, belge veya buluntu olmamasına karşın bu kayıp medeniyetlerin kültürleri, sosyal yaşamları, teknolojileri ince ince incelenmiş, hatta buradan azizler türetilmiş, öğretiler uydurulmuştur.
Mu hikayesi bir dönem Atatürk'ün emriyle inceletilmiştir. Eğer yapılan araştırmalar doğruysa biz Türkler Mu'nun ardıllarıyız (basit bir örnek verecek olunursa Mu kıtasının başkentinin adı Uygur'du). Ancak bu çalışmaların da sağlam deliller üzerine yapıldığını söylemek mümkün değil.
Yalnız bir antiparantez açarak Çin kaynaklarında Asya Hun devleti öncesi Türkler için yazılmış kayıtlarda Çinlilerin ölesiye korktuğu bu bozkır insanlarının bir zamanların görkemli bir imparatorluğunun (çökmüş yeryüzünden silinmiş bir devlet) mirasçıları olduğundan söz edilmektedir.

Kanıt yok, belge yok, bulut yok peki neden Atlantis ve Mu ya bu kadar ünlü, çünkü fantastik bir hikaye, heyecan verici bir konu, ayrıca herkesin kendi kafasından hikayeye bir şeyler katması mümkün. Bu sebeplerle efsane günden güne gelişiyor taraftar kazanıyor ve sanki bir gerçekmiş gibi düşünülmeye başlıyor.

erkan89
05-10-2008, 22:13
dna konusu kafama takıldı önceden 12 sarmalmış şimdi 2 sarmal öfkelenmek lazım ama tevafuk...

Mutlu_TEKIR
05-11-2008, 20:47
hatta başkentinin ege denizinde bi yerlerde olduğu zzamanla da denizin altında kaldığı söylenir. geçen günlerde de bununla ilgili manisa da eserler bulunmuştu yanlış hatırlamıyorsam.