umit
11-09-2007, 19:26
Suyun mucizevi dünyasina adım attığım günden beri, dünyanın dört yanından gelen su numuneleriyle sayısız deney yapma fırsatı buldum. Dünyanın farklı yerlerinde incelediğim su örneklerinin her biri eşi benzeri olmayan bir karakteristiğe sahipti.
Elbette bu arada yeryüzündeki suların nasıl kirlendiğini de gözlerimle gördüm. Dünya Ticaret Örgütü, yirminci yüzyılın petrol savaşlarıyla başladığını ancak yirmi birinci yüzyılın su savaşlarına sahne olacağını boşuna iddia etmedi.
Japonya'da bütünlüklü tam bir kristal oluşturma yeteneğine haiz musluk suyu bulmanız imkansızdır çünkü bütün sular klorlanır. Klor, İngiltere'ye yirminci yüzyılın başlarında girdiğinde Japonya'da elli yıldan uzun zamandır kullanılıyordu.
Musluk suyunun aksine, pınarların ve yüksek tepelerden fışkıran kaynak sularının bütünlüklü, güzel kristaller oluşturmaktadır. Bununla birlikte, bugün yeraltı sularının büyük bölümünü elli yıl önce yeryüzüne düşen yağmur suları oluşturmuştur; bu da, Japonya'da endüstrileşmenin başladığı zamanlara denk gelmektedir.
Yağmur suyundaki kirlenme bütün dünyayı tehdit edecek noktaya varmıştır. Japonya'da bir şehrin dioksinle kirlenmiş musluk suyundan örnek almıştım ama o suda kristalleri fotoğraflamaya çalışmam nafile bir çabaydı; kristalin gölgesi bile oluşmuyordu. Neyse ki umudumuzu tümden yitirmememiz için Sebepler var;sözünü ettiğim bu Japon şehrinde, halk, dioksin kirlenmesini çok ciddiye alıp harekete geçti. Birkaç yıl içinde o suda daha bütünlüklü kristaller oluşmaya başladı. Şimdi her yıl biraz daha iyi sonuç alıyorum.
Aslında, kirlilik, öncelikle kendi bilincimizde ortaya çıktı. Neye mal olursa olsun konforlu bir yaşam tarzı istediğimizi düşünmeye başladık; bu bencilliğin bizi çevre kirliliğine götürdüğü aşikardı ama durmak bilmedik ve şimdi en ücra köşesi bile zihrimizden nasibini almış gezegende yaşıyoruz.
Kristal fotoğrafları, suyun bilincimizin aynası olduğunu gösteriyor. Peki aynadaki yansımamız neye benziyor? Ya da neye benzemeli? Bu soruların cevapları, suda gizli. Hangi yöne gitmeliyiz.? Bu gezegeni korumakta nasıl bir sorumluluğumuz var? Ancak insan denen varlığın ihtişamını gerçek anlamıyla kavradığımızda bu tür soruların cevapların idrak edebileceğiz. belki de artık insanı kötücül, şeytansı bir varlık olarak görmekten vaz geçmemizin zamanı gelmiştir. Bana kalırsa içimizdeki o eşsiz yetenekleri fena halde azımsıyoruz. Oysa bizim türümüz gerçekten de olağanüstü bir güce sahip.
Bilim insanları doğada 108 ile 111 arasında element olduğunu belirtiyorlar. Şu ana kadar insan bedeninde 90 element olduğu doğrulandı, ki bu bütün canlı türlerinin içinde en yüksek sayıdır. Ben bu sayının daha da artacağından, bedenimizde keşfedilecek başka elementler de olduğundan eminim; ya da evrimleşip tam insan olmaya yaklaştıkça geri kalan elementleri de tedarik edeceğiz.
Bir canlı türü ne kadar gelişmisse o kadar çok element ihtiva eder. İnsanla kıyaslandığında bitkilerdeki element sayısı yok denecek kadar azdır. bu bilgiden şöyle bir sonuç çıkarabiliriz: Daha az sayıda element demek, daha sınırlı duygusal kapasite demektir. Bütün hayvanlar acıyı hisseder ama keder ve tutku gibi dah yüksek duyguları yalnızca insanlar hisseder.
İnsan bedeninin kendi içinde bir evren olarak düşünürsek, bu bedenin bütün elementleri barındırdığı sonucuna varmamız doğaldır. Budizme göre, insan bir ömür kendisine işkence eden 108 dünyevi arzuyla (utanç, bağlılık, kıskançlık ve kibir gibi) doğmuştur. Moder verilerin kadim bilgileri doğruladığı kanaatindeyim; ben bu 108 dünyevi arzunun 108 elemente tekabül ettiği düşüncesini gayet makul buluyorum.
Aslında Japonya'da tanıtımını yaptığım ilk titreşim-tespit aletinin bu iddiayı kanıtlamada büyük katkısı olmuştu. Alet, çevremize yaydığımız benzersiz titreşimleri ölçebiliyor ve titreşimlerin suretini suya çıkarıyordu. Birbirinden farklı çok sayıda insanın yaydığı çeşitli titreşimleri bu aletle ölçebiliordum. Ölçümler sırasında çeşitli elementlerin yaydığı titreşimlere bizim de negatif titreşimler yayarak karşılık verdiğimizi fark ettim.
Mesela, sinirliliğin yarattığı titreşim, cıvanın titreşimine eşdeğerdi; öfke ve kızgınlık, kurşun elementinin titreşimlerinin tıpkısıydı; üzüntü ve kederse alüminyum titreşimlerini yayıyordu. Belirsizlik titreşimleri kadmiyuma, umutsuzluk titreşimleri çeliğe, stres titreşimleri de çinkoya denk düşüyordu.
Geçmiş yıllarda, alüminyum tencere ve kap kacak kullanımının Alzheimer hastalığının etkenlerinden olabileceği ortaya konmuştu. Şayet bulgu doğruysa, bu hastalığı tetiklemesinin sebebi alüminyumun keder ve üzüntüyle aynı titreşim frekansına sahip olması olabilir. Ola ki, ileri yaşlarda hissedilen keder ve üzüntü gibi duygular bedende alüminyumun açığa çıkmasını sağlıyor ve nihayetinde Alzheimer hastalığına yol açıyordur.
Bir ömür boyu hepimiz 108 dünyevi arzunun nesnesi olacağız. Peki ama bertaraf edilmesi böylesine imkansız görünen bu negatif duygulanımlarla nasıl başa çıkmalıyız? Negatif hislerle nasıl baş edeceğimizin bilgisi, yaşamla uyum halinde olma ihtiyacımızın bilgisidir. O halde, zihnimizin öfke, intikam, kıskançlık gibi negatif düşüncelerin hücumuna uğradığını fark ettiğimizde ne yapmalıyız?
Öncelikle anlamamız gereken, kendimizi duygulardan arındırmamızın mümkün ya da gerekli olmadığıdır. Negatif düşüncelerden tümüyle arınmış tek bir kişi bile yoktur. Hepimiz, çok uzak bir geçmişten, şuurlu insan türünün ortaya çıktığı ilk andan itibaren, atalarımızın hafızasını içimizde barındırırız ve onların olumsuzluklarının bir kısmını bir tür miras gibir taşırız.
Bununla birlikte, bilincimizi kasıp kavuran, beynimizi yiyip bitiren sürgit negatif duygu ve düşüncelerden kurtulmayı becerememek gerçekten de acı vericidir.Peki, yalnızca bir dakikalığına bile olsa, bu olumsuzluk kıskacından kurtulmamız nasıl mümkün olabilir?
Titreşim ilkelerin ışığında, bu sorunun son derce sarih bir cevabı vardır. Yapmamız gereken tek şey, negatif duygunun tam zıddı olan duyguyu devreye sokmaktır. İki zıt dalganın kombine edilmesiyle negatif duygu yok olur.
İnsan bedeni esasen sudur ve şuur da bilinctir. Suyun bedende yumuşak biçimde akışını sağlayan yöntemler, gelmiş geçmiş bütün tıbbi yöntemlerden daha üstün bir konumdadır. Bütün mesele bilinci kirlenmemiş halde tutabilmektedir. Bedeninizde sirkülasyonda olan suyun harikulade güzel kristaller oluşturma becerisine sahip olduğunu bir düşünün. Siz izin verdiğiniz taktirde bu mucize gerçekleşecektir.
İnsanlığın dikkati, elle tutulur gözle görülür giziksel dünyaya çevrilmiş durumda; gözle görülemeyeni iyiden iyiye ihmal eder olduk. Yetmezmiş gibi, bu fiziksel dünyaya da külliyen el koymuş durumdayız; kültürümüzün ezici üstünlüğünü güvence altına alma çabası içinde ormanları kesiyor, yeryüzünü çöle çeviriyoruz.
Yeryüzünün şu anda ihtiyaç duyduğu yegane şey şükran duygusu. Yapmaya başlamamız gereken, dünyamıza şükran duymak. "yeterli" sözcüğünün ne anlama geldiğini öğrenmek; bir lokma, bir hırka felsefesini yaşatmak zorundayız. Böylesine zengin bir gezegende doğduğumuza şükretmeliyiz. Bir nefes taze hava solumanın değerini anlamalıyız.
Masaro Emoto 15.05.2007
Elbette bu arada yeryüzündeki suların nasıl kirlendiğini de gözlerimle gördüm. Dünya Ticaret Örgütü, yirminci yüzyılın petrol savaşlarıyla başladığını ancak yirmi birinci yüzyılın su savaşlarına sahne olacağını boşuna iddia etmedi.
Japonya'da bütünlüklü tam bir kristal oluşturma yeteneğine haiz musluk suyu bulmanız imkansızdır çünkü bütün sular klorlanır. Klor, İngiltere'ye yirminci yüzyılın başlarında girdiğinde Japonya'da elli yıldan uzun zamandır kullanılıyordu.
Musluk suyunun aksine, pınarların ve yüksek tepelerden fışkıran kaynak sularının bütünlüklü, güzel kristaller oluşturmaktadır. Bununla birlikte, bugün yeraltı sularının büyük bölümünü elli yıl önce yeryüzüne düşen yağmur suları oluşturmuştur; bu da, Japonya'da endüstrileşmenin başladığı zamanlara denk gelmektedir.
Yağmur suyundaki kirlenme bütün dünyayı tehdit edecek noktaya varmıştır. Japonya'da bir şehrin dioksinle kirlenmiş musluk suyundan örnek almıştım ama o suda kristalleri fotoğraflamaya çalışmam nafile bir çabaydı; kristalin gölgesi bile oluşmuyordu. Neyse ki umudumuzu tümden yitirmememiz için Sebepler var;sözünü ettiğim bu Japon şehrinde, halk, dioksin kirlenmesini çok ciddiye alıp harekete geçti. Birkaç yıl içinde o suda daha bütünlüklü kristaller oluşmaya başladı. Şimdi her yıl biraz daha iyi sonuç alıyorum.
Aslında, kirlilik, öncelikle kendi bilincimizde ortaya çıktı. Neye mal olursa olsun konforlu bir yaşam tarzı istediğimizi düşünmeye başladık; bu bencilliğin bizi çevre kirliliğine götürdüğü aşikardı ama durmak bilmedik ve şimdi en ücra köşesi bile zihrimizden nasibini almış gezegende yaşıyoruz.
Kristal fotoğrafları, suyun bilincimizin aynası olduğunu gösteriyor. Peki aynadaki yansımamız neye benziyor? Ya da neye benzemeli? Bu soruların cevapları, suda gizli. Hangi yöne gitmeliyiz.? Bu gezegeni korumakta nasıl bir sorumluluğumuz var? Ancak insan denen varlığın ihtişamını gerçek anlamıyla kavradığımızda bu tür soruların cevapların idrak edebileceğiz. belki de artık insanı kötücül, şeytansı bir varlık olarak görmekten vaz geçmemizin zamanı gelmiştir. Bana kalırsa içimizdeki o eşsiz yetenekleri fena halde azımsıyoruz. Oysa bizim türümüz gerçekten de olağanüstü bir güce sahip.
Bilim insanları doğada 108 ile 111 arasında element olduğunu belirtiyorlar. Şu ana kadar insan bedeninde 90 element olduğu doğrulandı, ki bu bütün canlı türlerinin içinde en yüksek sayıdır. Ben bu sayının daha da artacağından, bedenimizde keşfedilecek başka elementler de olduğundan eminim; ya da evrimleşip tam insan olmaya yaklaştıkça geri kalan elementleri de tedarik edeceğiz.
Bir canlı türü ne kadar gelişmisse o kadar çok element ihtiva eder. İnsanla kıyaslandığında bitkilerdeki element sayısı yok denecek kadar azdır. bu bilgiden şöyle bir sonuç çıkarabiliriz: Daha az sayıda element demek, daha sınırlı duygusal kapasite demektir. Bütün hayvanlar acıyı hisseder ama keder ve tutku gibi dah yüksek duyguları yalnızca insanlar hisseder.
İnsan bedeninin kendi içinde bir evren olarak düşünürsek, bu bedenin bütün elementleri barındırdığı sonucuna varmamız doğaldır. Budizme göre, insan bir ömür kendisine işkence eden 108 dünyevi arzuyla (utanç, bağlılık, kıskançlık ve kibir gibi) doğmuştur. Moder verilerin kadim bilgileri doğruladığı kanaatindeyim; ben bu 108 dünyevi arzunun 108 elemente tekabül ettiği düşüncesini gayet makul buluyorum.
Aslında Japonya'da tanıtımını yaptığım ilk titreşim-tespit aletinin bu iddiayı kanıtlamada büyük katkısı olmuştu. Alet, çevremize yaydığımız benzersiz titreşimleri ölçebiliyor ve titreşimlerin suretini suya çıkarıyordu. Birbirinden farklı çok sayıda insanın yaydığı çeşitli titreşimleri bu aletle ölçebiliordum. Ölçümler sırasında çeşitli elementlerin yaydığı titreşimlere bizim de negatif titreşimler yayarak karşılık verdiğimizi fark ettim.
Mesela, sinirliliğin yarattığı titreşim, cıvanın titreşimine eşdeğerdi; öfke ve kızgınlık, kurşun elementinin titreşimlerinin tıpkısıydı; üzüntü ve kederse alüminyum titreşimlerini yayıyordu. Belirsizlik titreşimleri kadmiyuma, umutsuzluk titreşimleri çeliğe, stres titreşimleri de çinkoya denk düşüyordu.
Geçmiş yıllarda, alüminyum tencere ve kap kacak kullanımının Alzheimer hastalığının etkenlerinden olabileceği ortaya konmuştu. Şayet bulgu doğruysa, bu hastalığı tetiklemesinin sebebi alüminyumun keder ve üzüntüyle aynı titreşim frekansına sahip olması olabilir. Ola ki, ileri yaşlarda hissedilen keder ve üzüntü gibi duygular bedende alüminyumun açığa çıkmasını sağlıyor ve nihayetinde Alzheimer hastalığına yol açıyordur.
Bir ömür boyu hepimiz 108 dünyevi arzunun nesnesi olacağız. Peki ama bertaraf edilmesi böylesine imkansız görünen bu negatif duygulanımlarla nasıl başa çıkmalıyız? Negatif hislerle nasıl baş edeceğimizin bilgisi, yaşamla uyum halinde olma ihtiyacımızın bilgisidir. O halde, zihnimizin öfke, intikam, kıskançlık gibi negatif düşüncelerin hücumuna uğradığını fark ettiğimizde ne yapmalıyız?
Öncelikle anlamamız gereken, kendimizi duygulardan arındırmamızın mümkün ya da gerekli olmadığıdır. Negatif düşüncelerden tümüyle arınmış tek bir kişi bile yoktur. Hepimiz, çok uzak bir geçmişten, şuurlu insan türünün ortaya çıktığı ilk andan itibaren, atalarımızın hafızasını içimizde barındırırız ve onların olumsuzluklarının bir kısmını bir tür miras gibir taşırız.
Bununla birlikte, bilincimizi kasıp kavuran, beynimizi yiyip bitiren sürgit negatif duygu ve düşüncelerden kurtulmayı becerememek gerçekten de acı vericidir.Peki, yalnızca bir dakikalığına bile olsa, bu olumsuzluk kıskacından kurtulmamız nasıl mümkün olabilir?
Titreşim ilkelerin ışığında, bu sorunun son derce sarih bir cevabı vardır. Yapmamız gereken tek şey, negatif duygunun tam zıddı olan duyguyu devreye sokmaktır. İki zıt dalganın kombine edilmesiyle negatif duygu yok olur.
İnsan bedeni esasen sudur ve şuur da bilinctir. Suyun bedende yumuşak biçimde akışını sağlayan yöntemler, gelmiş geçmiş bütün tıbbi yöntemlerden daha üstün bir konumdadır. Bütün mesele bilinci kirlenmemiş halde tutabilmektedir. Bedeninizde sirkülasyonda olan suyun harikulade güzel kristaller oluşturma becerisine sahip olduğunu bir düşünün. Siz izin verdiğiniz taktirde bu mucize gerçekleşecektir.
İnsanlığın dikkati, elle tutulur gözle görülür giziksel dünyaya çevrilmiş durumda; gözle görülemeyeni iyiden iyiye ihmal eder olduk. Yetmezmiş gibi, bu fiziksel dünyaya da külliyen el koymuş durumdayız; kültürümüzün ezici üstünlüğünü güvence altına alma çabası içinde ormanları kesiyor, yeryüzünü çöle çeviriyoruz.
Yeryüzünün şu anda ihtiyaç duyduğu yegane şey şükran duygusu. Yapmaya başlamamız gereken, dünyamıza şükran duymak. "yeterli" sözcüğünün ne anlama geldiğini öğrenmek; bir lokma, bir hırka felsefesini yaşatmak zorundayız. Böylesine zengin bir gezegende doğduğumuza şükretmeliyiz. Bir nefes taze hava solumanın değerini anlamalıyız.
Masaro Emoto 15.05.2007