PDA

Grafik Görünüm : Mu Uygarlığı



Tunç
18-10-2004, 10:16
Sular şiddetle ovalara hücum etti.
Bütün araziyi kapladı.
Plajlarla, tepelerin olduğu
Alçak yerlerde girdaplar oluştu.
Sular bütün dünyayı kapladı.
Sular önüne gelen her şeyi ve canlıyı mahvetti.
Arzın temelleri sarsıldı ve MU kıtası battı.
Yalnız zirveler suların dışında kaldı.
Soğuk rüzgarlar çıkıncaya kadar kasırgalar esti.
Vadilerin yerlerinde derin buz çukurları oluştu.
Delikler çamurla doldu.
Açılan bir ağızdan dumanlar ve lavlar fışkırdı.

Yukarıdaki epik anlatım, Yunan alfabesindeki harflerin Maya dilindeki
yorumuyla açılarak yazılmasıyla ortaya çıkmıştır. ‘Alpha’ harfiyle başlayıp
‘Omega’ harfiyle biten Yunan alfabesinin Maya dilindeki çevrimi bize bu
ilginç anlatıyı sunmakta. Bir alfabenin içine kadar giren Mu Uygarlığının
batışı ve günümüz dünyasına etkileri aslında bir kitap olabilecek kadar
geniştir. Bu yazımda batık kıta Mu hakkında edindiğim bilgileri ve
araştırmalarımın özetini sizlerle paylaşacağım.

Bir önceki yazımda James Churchward(J.C.)’ın 70.000 yıllık geçmişe sahip
Mu Uygarlığı’nın izlerine nasıl rastladığından bahsetmiştim. J.C.’ın bulduğu
taş tabletler 15.000 yıl önce yazılmıştı. Burada ilginç bir saptamamı
belirtmek isterim. Kendi kendimize şu soruyu sorabiliriz. Mu veya Atlantis
gibi yüksek teknolojiye sahip olduğunu bildiğimiz uygarlıklardan niçin
geriye sadece taş tabletler kaldı? Cevabı basit olduğu kadar da
düşündürücü aslında bu sorunun. Tabletleri yazan ve uygarlıklarını anlatan
rahip Naacaller, bir gün bu sonla karşılaşacaklarını ve gelecek kuşaklara
bu bilgilerin kalmasını istiyorlardı. Taş tabletler üzerinde yapılacak karbon
testiyle uygarlıklarının çok eskiden yaşadığını anlatabileceklerdi.
Böylece insanlığın uygarlık tarihinin sadece 6.000 yıl önce başlamadığı da
ispatlanmış olacaktı. Bugünün teknolojisiyle aynı işi yapacak olsaydınız,
siz binlerce yıl hiç bozulmadan kalacak hangi medyayı kullanırdınız?

Tekrar konumuza dönelim. J.C. Naacal tabletlerinden edindiği bilgiler ile
5 kitap yazmıştır. 1930 lu yıllarda kaleme aldığı eserler ve yaptığı
konferanslar ile J.C. bilim dünyasında büyük yankılar uyandırmıştır.
Nasıl uyandırmasın ki, o zamana kadar kutsal kitaplarda anlatılan tarih
ve yaratılış efsanelerinin ya yalan olduğunu ya da hatalı yorumlandığını
ortaya çıkarıyordu bu araştırmalar.
J.C. bu araştırmasında tüm kutsal dinlerin, farklı ırkların ve dillerin
Mu Uygarlığı’ndan türediğini ortaya atmıştı. Kutsal Mu kıtası bugünkü
Pasifik Okyanusu’nda bulunan büyük bir anakaraydı. Zaten Mu’nun bu
dildeki anlamı da ‘Anakara’ ydı. Aşağıdaki resimde temsili olarak
J.C.’ın çizmiş olduğu Mu kıtasının yerini gösteren harita vardır.

http://www.turgayreiki.com/forum/external/mumap.jpg

Mu Uygarlığı’nın bu anakaradan başka bir de kolonileri vardı.
Bunların en büyükleri bugünkü Atlantik Okyanusu’nun bulunduğu yerde
kurulmuş olan “Atlantis” ve Asya ile Avrupa’nın büyük bir bölümünü kaplayan
“Uygur” uygarlıklarıdır. Aşağıdaki resimde yine J.C. tarafından çizilmiş
temsili Uygur haritası görülmektedir.

http://www.turgayreiki.com/forum/external/muygurmap.jpg

Bütün bu uygarlıklar tarihin değişik zamanlarında geçirdikleri doğal afetler
ve insanlar arasında yapılan çok büyük savaşlar neticesinde suların
derinliklerine gömülmüştür. Gerek Mu’dan gerekse Mu’dan sonra büyük
bir uygarlık seviyesine çıkan Atlantis’in olağan üstü güçlere sahip rahipleri
ise bilgiyi kötü kişilerin eline geçmemesi için itina ile korumuşlardır.
J.C’ın bir konuşmasında yaptığı itirafta, kendisine kutsal dili öğreten
Tibet’li rahibin de son Naacal rahiplerinden biri olduğunu söylemektedir.
Demek ki ışık bir gün tekrar yeryüzüne çıkmak için zamanını bekliyor.

Şimdi çok kısa olarak Mu medeniyetinden bahsetmek istiyorum.
Bu konulara ilgi duyan kişilere ise yazımın ekinde vereceğim kaynakları
okumasını tavsiye edeceğim.

Mu anakarasında yaklaşık olarak 64 milyon insanın yaşadığı söylenir.
Bu insanların çok büyük bir bölümü beyaz renkli, sarışın insanlardı. Ayrıca
siyah, esmer, kızıl, sarı ırka mensup insanlar da vardı. Tüm insanlar büyük
bir uyum içersinde ve tek tanrı inancı ile yaşamaktaydı. Tanrının tek olduğu
güneş sembolizması ile ifade edilmekteydi ve bu dildeki adı ‘Ra’ idi.
Onun için Mu uygarlığına ‘Güneş İmparatorluğu’ da denmekteydi.
Rahip-kral olarak görev yapan liderlerine Ra-Mu, bilim adamı da olan
rahiplere Naacal denilmekteydi. Ra adının daha sonra Maya ve Mısır
dillerinde de aynı anlamda kullanıldığını görürüz. Mu’da yaratılış da dahil
olmak üzere pek çok konu sembollerle ifade bulmuştu. Mu’dan kalan bu
sembollerin ve inanışların bugünkü kültürlere etkisini ve sembollerin derin
açıklamalarını bir sonraki yazıma bırakmak istiyorum.
Zira Mu’dan kalan semboller, aslında bizim pekçok şeyi nasıl yanlış
yorumladığımızı ve farklı kültürlere adadığımızı göstermektedir.
(Böylece bir sonraki yazımın reklamını da yapmış oluyorum ? )
Bir sonraki yazımda Mu sembolizmasını anlatmadan önce çok küçük fakat
ilginç bir yorumumu sizlerle paylaşmak isterim. Ankara isminin hangi tarihte
türediğini tam olarak bilemiyorum, fakat Mu adının ‘Anakara’ anlamına
geldiğini söylemiştim. Bu iki kelime ne kadar birbirine yakın değil mi?
Ayrıca yıllarca güzel Ankara’mızın sembolü olan Hitit güneşiyle, Mu’nun
sembolünün aynı olması sizce bir tesadüf mü?

Mu uygarlığı pek çok konuda ileri düzeydeydi. Örneğin yer altı gazlarından ve
Güneş enerjisinden ısınmak ve elektrik enerjisi elde etmek için
faydalanıyorlardı. Kuartz kristallerini çok değişik amaçlar için
kullanabilmekteydiler. Örneğin şifa, bilgi kaydı, enerji yoğunlaştırma ve
aktarımı gibi. Fakat en ilginç bilgilere evrenin ve tanrının yorumlanmasında
rastlıyoruz. Bu konuyu sembollerle de ilişkili olduğu için bir sonraki
yazımda ele almak istiyorum.

Şimdi tekrar J.C.’ın eserlerine dönelim, zira konumuzun bu bölümü
ulu önderimiz M.Kemal Atatürk ile de ilgili. Atatürk sadece büyük bir lider
değil aynı zamanda devrimci, araştırmacı ve yaratıcı bir kişiydi.
Türklerin tarih ve dilini araştırmak için Türk Dil ve Tarih Kurumu’nu kurmuştu.
Bu kurumun araştırmaları pekçok bilgiye erişmesine karşılık hala açıkta
kalan bazı noktalar aydınlanmamıştı. 1932 yılında Tahsin Mayatepek
adındaki eski bir albayın Maya ve Türk dilleri arasındaki benzerlikten
bahsetmesi üzerine Atatürk kendisini Meksika’ya elçi olarak gönderdi.
Tahsin bey burada Maya kültürünü inceledi ve Türk kültürü ile arasındaki
şaşırtıcı benzerlikleri tespit etti. Örneğin 130 dan fazla yer ve kelimenin
Maya ve Türk dillerinde aynı veya çok benzer olduğunu gördü
(Örneğin bizdeki ‘tepe’ Maya dilinde ‘tepek’ olarak geçer. Zaten Tahsin
bey de sanırım bu soyadı araştırmalarından sonra benimsemiştir) Fakat
kendisini şaşırtan asıl gelişmeler J.C.’ın kitaplarıyla karşılaşmasıyla olmuştur.
Bu kitaplar Türkiye’ye getirilerek bir tercüman ordusu tarafından hızla
tercüme edilmiş ve daktilo sayfalarına dökülmüştür. Atatürk bu çevirilerden
özellikle “Kayıp Kıta Mu” ve “Mu’nun Çocukları” ile ilgilenmiş ve kendi
elleriyle çevirilerin yanlarına notlar düşmüştür. Atatürk ne yazık ki 1935
yılından sonra sinsice ilerleyen hastalığa yenik düşerek araştırmalarını
toplama imkanına kavuşamamıştır. Bu konu Kanal D televizyonu ve
Fenomen dergilerince de ele alınmış fakat üzerine gidilmemiştir.
Benim 1996 yılında Türk Dil Kurumunda yaptığım bir araştırmada
J.C.’ın orjinal 5 kitabına, bunların çevirilerine ve Tahsin beyin bizzat
eliyle tuttuğu notlara rastladım. Bu notlar halen T.D.K. da 56 ve 57
numaralı dosyalarda korunmaktadır. Benim yaptığım bu tespitin aynısı,
çok yeni kitabı çıkan Ergun Candan’ın “Gizli Sırlar Öğretisi” nde de yer
almaktadır. Kendisi ile telefon görüşmemde bu bilgileri ilk defa kamuoyuna
duyurulmasından duyduğum mutluluğu ifade ettim. İkimizin de paylaştığı
ortak duygu bu kitapların yeniden yorumlanarak toplanması ve Tahsin
beyin yaptığı çalışmalarla birleştirilerek halkımızın bilgisine sunulmasıdır.
Sanırım burada en büyük görev Kültür Bakanı’mıza düşmektedir. Bu bilgiler
çok az kişinin bilgisi dahilinde. Her ne kadar dünya görüşlerimizi yeniden
gözden geçirmemizi gerektirecek kadar şaşırtıcı olsa da bence bu
bilgilerin çok kişinin önüne açılması gerekmektedir.

Yeni dünya düzeni içinde üzülerek gördüğüm bir gelişme var.
Başta gençlerimiz olmak üzere tüm toplumumuz giderek daha az araştırıcı
olmakta. İşin ilginç yanı ise başta politik liderlerimiz olmak üzere medyanın
da aynı doğrultuda çalışmalar yapmasıdır. Televizyonlarımız ‘Televole’
benzeri ağızda keçi boynuzu tadı bırakan bence zararlı fakat büyüklerimiz
tarafından faydalı(!) görülen ‘saçma programların’ istilasına uğramıştır.
İnsanlarımız ‘Materyalist-Maddeye bağımlı’ yetiştirilmektedir. Erdemlerimiz
unutulmakta, manevi değerlerin yerini sadece geçici sahte mutlulular veren
maddiyat almaktadır. Gerçeği araştıran, sorgulayan, fikirler üreten insanların
azaldığı bir dünyada sizlerle paylaşmaktan zevk aldığım bilgilerin ufak
merak tohumları olması dileğiyle,

Sevgi Işığınız Aydınlığınız Olsun diyorum.

Mutlu Payaslıoğlu

http://www.antrak.org.tr/gazete/081998/mutlu.htm

Yararlanılabilecek Kaynaklar :
1- Gizli Sırlar Öğretisi, Ergun Candan (Sınır Ötesi yayınları)
2- Ezoterik-Batini Doktirinler Tarihi, Cihangir Gener (Gece yayınları)
3- Batık Ülke Mu Uygarlığı, Hans Stephan Santesson (RM yayınları)
4- Edgar Cayce’nin Atlantis ve Mu ile ilgili kitapları (RM yayınları)
5- Children of MU-MU’nun Çocukları, J.C.
6- The Sacred Symbols of MU-MU’nun Gizli Sembolleri, J.C.
7- The Lost Continent of MU-Kayıp Kıta MU, J.C.
8- Fenomen Dergisi, Sayı 3,6,14,24,26,28

doktor
21-10-2004, 22:40
Mu kıtası ile ilgili kaynaklara bir kitap da benden.

Sfenksten Milada KUTSAL EVRİM
Edouard Schure ( Ege Meta yayınları)

reikevs
13-01-2007, 11:25
Lemurya (Mu) topluma, bireye ve dünyada barış içinde bir arada var olmaya değer veren, üçüncü boyutun mücadele ve çatışma sorunlarını aşmış bir uygarlıktı. Dünya üzerinde daha önce ve sonra benzeri görülmemiş bir uygarlıktı. Tekamül ederek yükselmiş ve tam bilinçli bir uygarlık olmuştu. Aslında, onun Dünya üzerindeki en yüksek uygarlık düzeyine eriştiğine inanılır.

Pasifik Okyanusu üzerinde bulunan, Lemurya Kitasi (MU) denilen yerde kuruluydu.
Lemurya adı jeolojide ve sosyolojide ilkin 1860-1870 yıllarında geçiyor.Lemurya kıtasını destekleyen akımın başında Avusturyalı jeolog Melchior Neumayr'i zooloji uzmanı Philip Scalter'ı ve Alman Ernst Haeckel'i buluyoruz.Üçlünün çalışmalarından doğan görüşe göre 60 milyon yıl önce,merkezi Madagaskar olduğu sanılan bir kıta Hindistan'la Güney Afrika'nın arasında yükseliyordu.Bu görüşün çıkış noktası,çoğunlukla Madagaskar'da ve Hindistan'ın bazı bölgelerinde bulunan maymunların bir çeşit ilkel akrabası olan Lemurlere bağlıdır.Lemur cinsinin denizin ayırdığı iki ayrı bölgede bulunmasını açıklamak amacıyla 19.yüzyıl jeologları bağlantı görevini görebilecek bir kıta tasarlamışlardır.Lemurya görüşü yada mitos'u 1875 Albay Olcott'la Teozofi Derneğini daha doğrusu gizemci bir örgütünü kuran Helena p.Blavatky'nin eline düşünce,hem yer değiştirmiş-Bayan Blavatsky onu Hint okyonusuna yerleştirmişti-hem de yepyeni özelliklere kavuşmuştu

alıntı ve derleme

reikevs
19-01-2007, 07:52
Lemurya cok gelişmir bir uygarlık. Ancak bu uygarlıkla ilgili bilgiler, daha doğruluğu tam tespit edilmemiş, sadece kanal olarak alınmış bilgilerdir.

"Çok eski devirlerde şimdiki Büyük Okyanus'un (Pasifik) olduğu yerde bulunduğu anlatılan "Mu" uygarlığı, tek bir ada kıta üzerinde kurulmuştu. Kıtanın ve uygarlığının adı olan"Mu",Tibet ve Meksika bölgelerinde bulunan kalıntılar arasındaki "Naga-Maya" diliyle yazılmış taş tabletlerde geçmektedir.Bazı araştırmacılara göre buraya "Lemurya"da denilmektedir. Bazılarına göre ise Mu,Lemurya kıtasından (uygarlığından) geriye kalmış olan büyük bir kara parçasıdır.Bir kısım arkeolog,Mu uygarlığı ile ilgili olarak çok sayıda kanıtın bulunduğunu belirtmişlerdir.

Mu ya da Lemurya'da kurulmuş olan uygarlık ve realitenin,şu anda bizim bulunduğumuzdan çok daha ileri konumda olduğunu ezoterik bilgilerden öğrenmekteyiz.O devrenin varlıkları,bizlerden hayli yüksek bir manevi gelişim içindeydiler.Bir çok araştırmacıya göre çağımızdan 70 bin yıl kadar önce,orada tek Tanrı'lı bir inanç modeli bulunuyordu.Bu inanç modeli, aslında kozmik bir öğreti biçimiydi ve özellikle 'Sirius' (yıldızı) kültürünün Mu halkına doğrudan yansımasıydı.

alıntı

zarpandit
19-01-2007, 11:23
Mu kıtası konusu Batı’da 1930 (http://tr.wikipedia.org/wiki/1930)’lu yıllarda İngiliz (http://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0ngiliz) albay James Churchward (http://tr.wikipedia.org/wiki/James_Churchward)’un (1852 (http://tr.wikipedia.org/wiki/1852)-1936 (http://tr.wikipedia.org/wiki/1936)) kitaplarıyla gündeme gelmiştir.

Churchward'un iddia ettiğine göre Mu uygarlığını araştırmasına başlaması, Batı Tibet (http://tr.wikipedia.org/w/index.php?title=Bat%C4%B1_Tibet&action=edit)'teki, adını vermediği gizli bir tapınağın arşivlerinde bulunan, çok eski bir dilde yazılmış olan Naacal Tabletleri (http://tr.wikipedia.org/wiki/Naacal_Tabletleri)'ni okumasıyla başlamıştır. Söylediğine göre, bu tabletleri okuyabilme becerisini de yine o tapınakta bulunan bir Tibet (http://tr.wikipedia.org/wiki/Tibet) rahibinden öğrenmiştir. Churchward sonraki yıllarda, Amerikalı jeolog William Niven'in Meksika (http://tr.wikipedia.org/wiki/Meksika)'da ortaya çıkardığı tabletler üzerinde çalışmıştır. Churchward’a göre, günümüzde Mexico Müzesi (http://tr.wikipedia.org/w/index.php?title=Mexico_M%C3%BCzesi&action=edit)’nde bulunan, 1921 (http://tr.wikipedia.org/wiki/1921)–1923 (http://tr.wikipedia.org/wiki/1923) yılları arasındaki kazılarda keşfedilen bu 2600 tablet, Tibet’te öğrendiği Naga-maya dilinde (http://tr.wikipedia.org/w/index.php?title=Naga-maya_dili&action=edit) yazılmıştı. Churchward’a göre bu tabletler 15.000 yıl önce yazılmıştı.

Not:Vikipedi alıntı

zarpandit
19-01-2007, 11:58
Mu araştırmacılarına göre, Mu kıtasından her kıtaya göçler yapılmışsa da başlıca göçler Kuzey ve Güney Amerika'ya, Orta-Asya'ya, Mısır (http://tr.wikipedia.org/wiki/M%C4%B1s%C4%B1r) ve Anadolu (http://tr.wikipedia.org/wiki/Anadolu)'ya yapılmıştır. Churchward'a göre 70.000 yıl önce mevcut olan Uygur imparatorluğu Avrupa içlerine kadar uzanmaktaydı. Uygur imparatorluğu birine Churchward'un manyetik felaket adını verdiği iki büyük doğal afetle (-diğer afet dağların yükselmesidir-) darbe yemiş ve sağ kalanlar aralarında Avrupa'nın birçok kavminin de bulunduğu çeşitli ari kavimleri oluşturmuşlardır. Kimilerine göre, Mu ya da Orta-Asya kökenli bu kavimlerin hemen hemen hepsinde (yaklaşık 40 dilde)telaffuzları az çok ufak farklarla, "baba" anlamına gelen ata sözcüğü mevcuttur. Churchward Uygurlar'ın torunları olan bu kavimlerden bazıları olarak Keltler (http://tr.wikipedia.org/wiki/Keltler)'i, Basklar'ı ve Asyalı İskitler (http://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0skitler)'i sayar. Yine Churchward'a göre Osiris (http://tr.wikipedia.org/wiki/Osiris) Mu kıtasında eğitilmiş, Atlantis'te reform yapmış, Atlantis'li bir bilge ya da peygamberdir; öğretisi sonradan "Osiris dini (http://tr.wikipedia.org/wiki/Osiris_dini)" adını almış olup Hermes-Thot (http://tr.wikipedia.org/wiki/Hermes-Thot) tarafından Mısır'a getirilmiştir. A.B.D.’nde “uyuyan peygamber” lakabıyla anılmış Edgar Cayce (http://tr.wikipedia.org/w/index.php?title=Edgar_Cayce&action=edit)’in “akaşik okumalar”ına göre, Atlantis gibi Mu kıtası'nın da batmasına neden olan etken, Atlantisliler'den satanik yol mensuplarının, ellerindeki nükleer güçleri yıkıcı amaçlarla kullanmaları yüzünden yerkabuğunun dengelerini bozmalarıydı.

Not:Vikipedi birebir alıntı

zarpandit
19-01-2007, 14:42
Atatürk, 1930’lu yıllarda James Churchward'un kitaplarından haberdar olur olmaz onun kitaplarını getirtmiş ve bu kitapları 60 çevirmene paylaştırarak hızla çevirtmiştir.Ardından Tahsin Mayatepek (http://tr.wikipedia.org/w/index.php?title=Tahsin_Mayatepek&action=edit)'i Meksika’ya elçi olarak göndermiştir.Meksika’da Maya kültürünü inceleyen Tahsin Mayatepek, incelemeleri sonuncunda çok sayıda sözcüğün Türk ve Maya dillerinde aynı olduğunu saptamıştı. Bu sözcüklerden biri de Türkçe’deki “tepe” sözcüğüydü (Maya dilindeki karşılığı “tepek” idi ve tepe anlamına geliyordu). Bunun üzerine Atatürk Meksika’ya elçi olarak atadığı Tahsin beyin soyadını “Mayatepek” olarak değiştirmiştir.
Tahsin Mayatepek’in iki kültür arasında bulduğu ortak noktalar sözcüklerden ibaret değildi; her iki kültür arasında, Mayalar’ın ayyıldızlı davullarından, Şamanik kültüründen, kilim desenlerinden, sembollerinden tüy takma alışkanlıklarına kadar pek çok ortak nokta mevcuttu.
Tahsin Mayatepek, çalışmalarını belge ve fotoğraflarla 3 ciltlik bir defter halinde toplayarak Atatürk'e gönderdi. Bunların ikisi 1970'lere kadar TDK kütüphanesinde bulunuyordu (No:57-56) Üçüncü defter kayıptır. Bu defterlerde dini tören, ibadet ve tapınaklarda da benzerlikler bulunduğu belirtiliyordu.

Tunç
10-09-2009, 13:05
Türkler'in kökenini ortaya çıkarmak Gazi'nin en büyük isteklerinden biriydi. Cumhuriyetin ilk yıllarında Osmanlılar'ın son dönemlerinde Türklük Akımları üzerine yapılan araştırmaları derledi. Atatürk'ün isteğiyle birçok bilim adamı ve araştırmacı bu alanda araştırmalar yaptı. Yabancı bilim adamları davet edildi. 1930'da Türk Tarih Kurumu kuruldu. Çok zengin malzeme ve bilgilere ulaşıldı. Yine de Türklerdin nereden geldikleri tam açıklık kazanmadı.

Maya Diliyle Türkçe Arasındaki Benzerlik

1932'de emekli General Tahsin Bey Atatürk'ü ziyaret etti. Maya dili ile Türkçe arasındaki benzerliklerden bahsetti. Mayalar Meksika'da yasamışlar, Türkler ise Orta Asya'dan gelmişlerdi. Aradaki uzaklığa rağmen, Gazi konuyla ilgilendi. Tahsin Bey'i Meksika'ya elçi olarak atadı. Ona iki dil arasındaki benzerlikleri ortaya çıkarma görevini verdi.

Tahsin Bey Meksika'ya gitti. Orada kendisine Amerikalı Arkeolog William Nicen 'in bulduğu tabletlerden bahsettiler. Maya dilinin kökeninin bu tabletlerde olduğu anlaşılmıştı. Türkçe ile Maya dili benzerlik bu tabletlerde aranacaktı. Bu tabletler Tahsin Bey'i şaşkına çevirdi. Çünkü tabletler MÖ 200.000 ile 70.000 yılları arasında Pasifik’çe yer almış bir kıtayı haber veriyordu. Kıtanın adı MU idi. Avustralya'dan birkaç kat büyüktü. Yüksek bir uygarlığa ulaştıktan sonra deprem veya tufan sonucu battığı sanılıyordu.

İngiliz Albay James Churcward Hindistan'daki tabletleri Tahsin Bey'e bilgi olarak sundu. Bunlar da kayıp Mu Kıtası ile ilgiliydi. Ve Churcward 50 yıl çalışmıştı bu tabletleri çözebilmek için. Bu konuda 5 kitap yayınlamış bir uzmandı.

Tahsin Bey, öğrendiklerini, bulduklarını düzenli olarak Atatürk'e rapor ediyordu. Gazi; Churcward'in Mu ile ilgili kitaplarını getirtti ve 60 kişilik bir tercüme heyetine Türkçeye çevirme emrini verdi. Kitaplar basılmadı. Daktilo edilerek Atatürk'ün önüne kondular.

Atatürk metinleri büyük bir dikkatle okudu. İnsanin yaradılışını anlatan bölümle özellikle ilgilenmişti. Mu’nun insanlığın ana vatani olduğunu nüfusun 64 milyona çıktığını anlatan bölümlerin altını çizmişti. Mu'da geçen Tanrı kavramıyla da yakından ilgilenmiş, yaratıcının insan aklıyla anlaşılamayacağı, şekillendirilemeyeceği ve adlandırılamayacağı üzerinde durmuştu. Tercümelerde Maya dili de dahil tüm lisanların Mu dilinden türediği belirtiliyordu.

Mu kıtasının batisini anlatan bölümde halkın "Ya Mu bizi kurtar." diye bağırdığına dikkat çekerek Mu'nun bir ilah adi olduğu sonucuna vardı. Mu kökenli özel isim ve sıfatları, Öztürkçe ile karsılaştırarak (Kui: kögü : Aile vb.) not alıyordu. Atatürk, önce Türklerdin kökenini ve Mu dilinin Türkçe ile bağlantısını incelemiş sonra da Mu sembollerini Latin alfabesiyle karsılaştırmıştı.

Daha ilginç olan Mu'nun demokrasi ile yönetildiğini ve güneş enerjisinin aydınlatmada kullanıldığını anlatan satırların altını çizmekle kalmamıştı kendi notlarını da iliştirmişti.

Bugün bu kitaplardan Kayıp Mu Kıtası ve Mu'nun Çocukları Anitkabir kitaplığında 1301, 1302 no ile kayıtlıdır. Çeviri metinleri ise kitaplıkta 4 dosya halinde bulunur. Gazi'nin Mu ile ilgili çıkardığı sonuçları ne yazık ki tam olarak bilemiyoruz.

Emekli General Tahsin Mayatepek Meksika'daki araştırmalarında çok daha fazlasını bulmuştu. Maya, Aztek ve Inka uygarlıklarının Türklerdin kullandığı eşyalara benzer eşyalar kullandığını Atatürk'e iletmişti. Davullar, kalkanlar üzerlerindeki ay ve yıldız sembollerine kadar bizimkilere benziyordu. Tahsin Mayatepek, çalışmalarını belge ve fotoğraflarla 3 ciltlik defter olarak toplayarak
Atatürk'e gönderdi. Bunların ikisi 70'lere kadar TDK kütüphanesinde idi. (No:57-56) Üçüncü defter kayıptır. Bu defterlerde dini tören, ibadet ve tapınakların bile şaşılacak kadar benzerliği gösteriliyordu.

Atatürk'ün 6 ay gibi bir sürere Türkçeyi Latin harflerine kavuşturacak kadar bilgili ve yetenekli olduğu düşünülürse, onun kesinlikle sıradan bir dil bilimci ve tarihçi olduğu düşünülemez. Öyleyse bu araştırmaları da sıradan bir merak olamazdı. Yine O, neyi nerede arayacağını herkesten iyi biliyordu. Bugün Atatürk'ün gizli kalmış düşünceleriyle birlikte bu araştırmalar da Anıtkabir’in sessizliğinde uyumaya devam ediyorlar. Eğer gerçekten var olduysa, Mu Kıtası’nın kalıntılarının Pasifik'in derinliklerinde durduğu gibi...