Tunç
10-11-2009, 11:43
Paylaşımından ve emeklerinden dolayı sevgili bahar967'ye teşekkür ederiz :flowers:
-------------------------------------------------
Yılan, insanın bilincine kıvrıla kıvrana "zaman "ın başlangıcıyla girdi ve insanoğlunun ilk tanrılarından biri oluverdi... Kimi yerde kaosu, kimi yerde de düzeni temsil etti... Bazı toplumlar ona taptı, bazıları da ondan çok korktu, ama yılan o günden bugüne insan fantazmasmı hep meşgul etti, bütün kültürlerde sanatçıların esin kaynağı olup rüyalarını süsledi...
http://www.turgayreiki.com/forum/attachment.php?attachmentid=1000&stc=1&d=1257848921
“İlk intiba” önemlidir derler
Tanrı, Havva'yı Adem'in kaburgasından yarattıktan biraz sonra Havva yılanla karşılaştı. Yılan, Havva'yı Cennet'in ortasında bulunan ağaçtaki elmayı koparması için baştan çıkardı. Havva da densizlik edip aslında yememesi gereken elmayı yedi ve gözlerini "bilgi"ye açtı. Bununla da yetinmeyerek elmayı Adem'e yedirdi. Zavallı çift, yılanın oyununa geldikleri için Cennet'ten kovuldular ve ölümsüzlüğü yitirerek ölümlü insan oldular. İşte bu yüzden yılan, Michelangelo Buonarroti'nin Vatikan'daki Sistine Kilisesi'nin duvarlarına 1508'le 1512 arasında yaptığı fresklerde baştan çıkarıcı bir kadın; Adem'le Havva da yaşlanmış ve porsumuş insanlar olarak resmedildiler.
Semavi dinlerin temeli olan Yahudilik'te "Hawwah" olarak bilinen bizim Havva'nın adı, İncil'in yazıldığı ilk dil Aramice'de yılan anlamındaki "Hiwya" kelimesine çok benzer oldu. Bu "İlk günah"ını insanoğluna unutturmamak için, erkeklerin boğazındaki gırtlak çıkıntısına da "Adem elması" dendi.
Peki, yılan Havva ile nasıl konuştu
Eski hahamlar, yılanın Havva ile nasıl konuştuğunu merak edip durdular. Sonunda, bütün hayvanların hayvan dilinde konuştuklarını, sadece yılanın insanların dilini bildiğini karara bağladılar. Yine eski hahamlar, "İlk günah"tan önce yılanın kolları ve bacakları olduğunu, boyunun da deveye benzediğini; Havva'yı baştan çıkardıktan sonra kollarının, bacaklarının ve dilinin Tanrı tarafından kesildiğini ve yılanın tıslamaya başladığını kaydettiler. Hahamlara göre Tanrı, Yaradılış'tan sonra birçok hayvanı değiştirdi ve günahkar yılanı da pislik yemeye mahkum etti. Fakat yılanın üstün zekası değişmeden kaldı...
"İlk günah", dünyaya bilginin yanı sıra ölümü getirdi
Ve Hıristiyanlığın bu temel doktrini, yüzyıllar boyunca, kaçınılmaz bir biçimde günahkar olarak doğan insanı, yaşadığı süre içerisinde günahlarından arınmak üzere, iyi olmaya, hiçbir canlıyı öldürmemeye, günahının kefaretini ödemeye ve "temizlik erdemi"ne sahip olmaya zorladı. "Temiz olmak" meselesi de düşünsel kökenini "Havva-Yılan-Kadın" üçlüsünde buldu. Hepsi de erkek olan kilise babaları, hikaye yazarları, din tarihçileri ve sanatçılar yüzyıllarca bu konuyu araştırdılar, işlediler ve insanoğlunun başına gelen felaketlerden fettan yılanı/kadını sorumlu tuttular.
Erdemsiz, şehvet düşkünü, günahkar KADIN, cici ERKEKLER
Ataerkil dinlere göre, Havva'nın dişi doğasının temel öğesi şeytansı cinsellikti. Bu duruma karşın saflık, çilecilik ve akılcılık gibi erdemler de erkek doğasının özellikleriydi. İşte bu yüzden, Katolik Kilisesi'nde hem din adamları hem de sıradan insanlar için bekaret, en yüce erdem olup çıktı. Kilise babalarına göre erkek, şehvetini kontrol edecek güce sahipti ve bakir kalarak bunu başarabilirdi. Oysa fettan kadın, doğasına her zaman yenik düşer, erdeme erişemezdi.
Kimi doktriner Hıristiyanlar'a göre yılan, aslında Havva ile cinsel ilişki kurmak istemişti. Yine kimileri de Havva'nın elmayı yiyerek yılanla zaten sembolik bir cinsel ilişkiye girdiğini, bu yüzden şehvetinin kabardığını ve dayanamayarak Adem'i yoldan çıkardığını savundular. Yani Havva, en çok elde etmek istediği şeye, "fallus"a, ona çok benzeyen yılanla ve yılanda erişmişti. Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam işte bu yüzden, "baştan çıkarıcı, şehvetine yenik düşen ve insanı ölümlü kılan kadın" kavramını yarattılar ve onu erkekten aşağı bir varlık olarak benimsediler,
Psikanaliz ekolünde de Yılan aynı yerini aldı
20. yüzyıl düşüncesini allak bullak eden psikanaliz ekolünde de, örneğin Sigmund Freud'un "Traumdeutung"unda (Düşlerin Yorumu), düşte görülen yılan, erişmek istenen "fallus"un sembolik anlatımıydı ve semavi dinlerin temel doktrinine geri gidiyordu. Sadece Freud, rüyalarda ortaya çıkan sembollerin kişisel olduğunda ısrar ederken; Carl Gustav Jung, rüyalardaki sembollerin, insanlığın "kolektif bilinçaltı"ndan kaynaklandığını ve bütün kültürlerdeki insanlar için aynı anlamı taşıdığını belirtti. Burada önemli olan, kişisel ya da geniş ölçekte, yılanın kadını, yani Havva'yı baştan çıkaran "fallus" olmasıydı...
Yoksa yılan başka bir varlığın ajanı mıydı?
Ortaçağ'a gelindiğinde, kilise babalarının bakışı farklı bir varlığı devreye soktu. Yılan, Havva'yı baştan çıkarırken kendiliğinden mi böyle davranmıştı? Yoksa başka bir varlığın ajanı mıydı? Muhtemel bir varlığın adı da kondu ve ona "Şeytan" dendi. Yani yılan, Şeytan'a kapılmış ve Havva'yı yoldan çıkarmış oldu.
Kadın yüzlü yılan tanımı
Ressamların 12. yüzyıla kadar yaptıkları resimlerde Adem, Havva ve Cennet ağacına sarılmış yılan başrolü oynadıkları halde, Şeytan düşüncesinin ağırlık kazanmasıyla, Havva ile yılan arasındaki gerilim daha bir ön plana çıktı. Bu çağdan itibaren resimlerde yılana insan yüzü, sık sık da kadın yüzü verildi. Kilise babalarından Peter Comestor, bu eğilimin gerekçesini bulanlardan biriydi: Antik dünyada sfenks ve siren gibi canavarlar kadın olarak resmedildiklerine göre, yılanın da kadınlaşması son derece tutarlıydı. Kadın, doğuştan kötü olduğuna, ahlaken Adem'den geri kaldığına ve aklı açlığına yenik düştüğüne göre de, pekala yılanla özdeş kılınabilirdi. Kadın yüzlü yılan tanımı, böylece tiyatroda ve halk edebiyatta kök saldı. 14. yüzyıl sonlarında kaleme alınan oyunlarda, "İlk günah"a yol açan yılan; sfenks veya kadın yüzlü yılan ya da kadın yüzlü kertenkele olarak gösterildi.
http://www.turgayreiki.com/forum/attachment.php?attachmentid=991&stc=1&d=1257848921
Alt tarafı bir elma yedik beraber / Zehir zıkkım oldu bize bal badem
Katolik İtalya'daki Rönesans ressamları, özellikle Masolino, Raffaello ve Michelangelo, "Cennetten Kovuluş"u tablolara dökerken yılanı, Havva'ya çok benzeyen sarışın bir kadın olarak tasvir ettiler. Katoliklerin aksine Protestanlar ise, yılanın insan yüzü kazanmasının gereksizliğine inandılar. Martin Luther düşüncesinin etkilediği Albrecht Dürer ve Lucas Cranach gibi ressamlar, yılanı yılan olarak çizdiler. Aydınlanma Çağı'nda laikliğin gelişmesiyle, yorumcular ve sanatçılar, Adem ile Havva hikayesini bir "İlk günah" öyküsü olmaktan çıkararak bir "İnsanlık durumu" meselesi haline getirdiler. Dinsel determinizm ile özgür irade arasında süren bu gerilim, bütün felsefî tartışmaları iki yüzyıl boyunca yönlendirdi. Cennet Bahçesi'ndeki baştan çıkarma, batı mitolojisinin temel toposlarından biri olarak kaldı, ama dogmadan da arınmış oldu. Elmayı yemek olumlu bir hareket olarak yorumlanmaya başladı. İnsanın elmayı yemesi, onun bireyleşmesinin, masumiyeti reddetmesinin, bilgiye ulaşmasının ve bilgiyle/deneyle birlikte kaçınılmaz olarak kötüye alışmasının sembolik anlatımı haline geldi. Böylece yılan, Adem ile Havva'nın "felaketini" hazırlayan canavar olmaktan çıktı, onların bilgilenme yolunu açan yardımcıları olarak yorumlandı. Yine de insan düşüncesi, "ilk çift"i, bilgiyi arayan ve bulan insanlar olarak selamladığı halde; yılan, onların yol göstericisi de olsa, bir türlü tam aklanamadı...
Yılan şeklindeki kötülüğün başını ancak Tanrı'nın oğlu ezebilir
İngiliz şair John Milton'a göre "Cennetteki Düşüş", insanı "günah"a ve "ölüm"e av haline getirdi. Bütün Hıristiyan öğretisini benimseyen insanlar gibi Milton için de, bu korkunç kaderden kurtulmanın yolu İsa'nın öğretisine inanmaktan ve "günah”ın kefaretini ödemekten geçiyordu. Tanrı'nın, yılanın başını ancak Havva'nın tohumundan türeyenlerin ezeceği öğretisi; Hıristiyan düşünürler tarafından şöyle yorumlandı: Yılan şeklindeki kötülüğün başını ancak Tanrı'nın oğlu ezebilir.
http://www.turgayreiki.com/forum/attachment.php?attachmentid=990&stc=1&d=1257848921
Yılanı ezecek olan “Kurtarıcı bebek”
Böylece Hıristiyan folklorunda ve sanatında bu kurtarıcı rolü bebek İsa'ya yüklendi. İlahilerde böyle bir konu bulunmadığı halde, Tanrı'nın oğlu olan bebek İsa'nın bu işlevi, herhalde Yunan mitolojisindeki yılanın başını ezen bebek Herkül'den kaynaklanmıştı. Farklı ressamların elinden çıkmış birçok tasvirde çarmıha gerilmiş İsa'nın ayakucunda gösterilen çöreklenmiş yılan, insanlığın kurtuluşu için acı çeken İsa'nın kötülük sembolü yılanı ezişini anlatmayı amaçlamıştı...
Edebiyatta değişen düşünceler: “…kötülük de iyilik kadar insansı”
Yılan ve iyilik/kötülük ikilemi saplantısı olan İngiliz romantik şairi Willıam Blake’in (1757-1827) din felsefesinde ruhu yaratan bir "İyi Tanrı" ile, maddeyi yaratan ve "Ürizen" adını taşıyan bir "Kötü Tanrı" vardı. Materyalizm de Kötü Tanrı'ya tapmakla eşanlamlıydı. Masumiyet ve Kötülük çağlarından sonra ancak bilge kişilerin erişebildiği olgunluk dönemine de "Örgütlenmiş Masumiyet" (Organized Innocence) adını verdi. Blake'in şiirinde de resminde de yılan figürü hep kilit bir rol oynadı; kimi zaman ikiyüzlülüğün, köleliğin ve kilisenin gücünün temsilcisi olurken, kimi zaman da aşkı temsil etti. Şairin yılana yüklediği iki zıt anlam, onun cinselliğe yaklaşımının ifadesiydi. Cinsellik, gerçek aşkın bir parçasıysa iyi, şehvetin ve baskının göstergesiyse kötü oldu. John Milton'da (1608-1674) bulduğu püriten görüşe karşı çıkan şair, herhalde Romantik Dönem'in etkisiyle, yılana biraz da şefkatle bakmıştı; kötülüğün de iyilik kadar insansı olduğunu, cinselliğin insanın mutlak düşüşü olmadığını yazdı ve çizdi...
Neden Yılan?
Semavi dinlerdeki öğretinin ve bu öğretinin sonraki dönemlerinde görülen yorum değişikliklerinin tam ortasında oturan yılan, sahiden neden hep merkezdeydi? İnsan bilincinde birçok gerçek ve masalsı hayvan - aslan, kartal, ejderha, kedi, sfenks, anka kuşu - yüksek mertebelere çıkarak bütün folklorları etkilerken, neden yılan hepsinden daha önemli bir konumdaydı? Veya insanoğlunun yılan karşısındaki ikircikli duygularının temeli nerelere uzanıyordu? Bu garip yaratık neden kimi insanlar için çok çekici, kimileri için ise dayanılmaz ölçüde iticiydi?
Tabii, yine yılan meselesinin köklerini zamanda aramak ve çok daha gerilere gitmek gerekiyor. Ancak, yarısından daha azını kullanabildiğimiz için küçümsediğimiz insan beyni, insan var olalı beri harikalar yaratıyor...
Yılan insanoğlunun ilk tanrılarından biri
Yılan, insanın bilincine kıvrıla kıvrana "zaman"ın başlangıcıyla girdi. Ve insanoğlunun ilk tanrılarından biri oluverdi. Yılanın hayatla ölüm, yerle gök ve bu dünyayla öbür dünya arasında gidip geldiğine inanıldı. Yılan ev halklarını korudu, aklına ve sezgisine hayran olundu. Ama ondan korkuldu da; yılan baştan çıkarmanın, hastalığın, ölümün, zehrin ve yok edici kudretin temsilcisi sayıldı. Yılandan; yarasadan, solucandan, kertenkeleden ve bir sürü başka hayvandan olduğundan çok daha fazla nefret edilir. Yılan kaygandır, kolu, bacağı ve boynu yoktur; vücudunun nerede başlayıp nerede bittiği anlaşılmaz. Gözleri hiçbir zaman kapanmaz, yüz ifadesi değişmez, kulağı yoktur, asla duymaz. Yılan soğukkanlıdır, dili çatallıdır. Bebek yılan bile sevimli değildir, sadece ana babasının daha küçük boyda olanıdır. Yılan, tanımlanamaz; sadece farklıdır, başkadır, diğerdir.
İnsanlar, çok eski zamanlarda yılan hakkında anlatılan her şeye hemen inanmaya açıktılar
Romalı tarihçi Yaşlı Plinius, doğa bilimleri hakkındaki bilgisiyle ünlüydü, ama yılan söz konusu olunca, en inanılmaz hikayeleri yaymaktan geri durmazdı. M.S. 77'de yazdığı "Doğa Tarihi"nde, yılanlar ve filler arasındaki korkunç düşmanlığı yazdı. Plinius, en büyük fillerle en kocaman yılanların Hindistan'da bulunduğunu ve aralarında sürekli savaş olduğunu anlattı.
Yılan tarihöncesinden beri insan fantazmasını meşgul etti, bütün kültürlerde sanatçıların esin kaynağı oldu ve rüyalara girdi. Eski Ortadoğu'da, Akdeniz havzasında, Çin'de ve Hindistan'da yılana tapıldı. Yılan, Aztekler, Vikingler ve Batı Afrika kıyılarındaki krallıklarda yaşayanlar için de en kutsal hayvan oldu. Eski Yunan ve Maya rahipleri geceleri gökkubbeyi incelediklerinde, yıldızların arasına dağılmış yılanları "gördüler" ve yılanın hareketlerinden mevsim değişikliklerini çıkarmaya çalıştılar. Eski bir Dahomey yaradılış mitinde, ilk insanların kör olduğuna ve bir pitonun bu insanların gözlerini açarak görmelerini sağladığına inanıldı.
İlkel toplumlar yılanın müthiş güçlere sahip olduğuna inanırlardı
Yılanın gözleri kapanmadığı için, onun her şeyi gören en akıllı hayvan olduğunu; hem sıcakta hem soğukta yaşayabildiği için çok kudretli olduğunu ve derisini her yıl değiştirdiği için de yeniden doğabileceğini düşünürlerdi. Hindistan Yarımadası'ndan Akdeniz havzasına kadar bütün kültürlerde, tortop olmuş bir yılan dünyanın merkezinin, kuyruğunu yutan bir yılan da ölümle yaşam arasındaki gelgitin sembolüydü. Bilinen en eski mitlerde yılanlar ana tanrıçalarla eşanlamlıydılar. Nitekim, Mısır'daki en eski tanrıça sembolü bir kobra yılanıydı. Yılan tanrıçalar doğurganlığın yaygınlığını ve ürünün bolluğunu sağlarlardı. Hindistan'da "Kali", Yunan'da "Demeter" ve Aztekler'de "Coatlicue" gibi en güçlü tanrıçaların; ürünü bollaştıran ya da yok eden ve insan hayatını belirleyen yılanla yakın ilişkileri vardı.
Tıbbın sembolü oldu
Veda mitolojisinde kozmosdaki yılan, okyanusla cinsel ilişkide bulunarak evreni yaratıyor; Yunan mitolojisinin en güçlü ve en erkek tanrısı Zeus yılan şeklinde de temsil ediliyordu. Hatta Zeus yılan şekline girerek seviştiği sevgililerinin birinden oğlu Dionysos'a sahip oluyor; Dionysos'a, orgazmik geleneklerin tanrısı olduğu için de tapılıyordu. Rivayete göre, Büyük İskender de Zeus'un yılan şeklindeyken ektiği tohumundan türemişti. Yine Zeus'un oğullarından biri olan Apollon için piton en kutsal hayvandı. İyileştirme tanrısı Asclepios'un sembolü, "caduceus" adı verilen ve etrafında bir yılan sarılı olan değnekti. Asclepios'un kızı Hygeia babasının yılanını besler ve genellikle ikisine birlikte tapılırdı. Günümüzde de doktorların sembolü olan sopaya sarılmış yılan, işte bu "caduceus"tan, her dakika TV'den işittiğimiz "hijyen çok önemlidir" cümlesi de bu Hygeia'dan gelir...
Mısır’da iyi huylu ev yılanlarının evi koruduğuna inanılırdı
Eski Mısır'da insanlar yerleşim yerlerinde bulunan iyi huylu yılanların, evi koruduğuna ve iyi ruhları çağırdığına inanırlardı. Evlerin yakınında yaşayan ve içinde süt saklanan yerlere düşkün olan bu zehirsiz yılana "ev yılanı" denirdi. Lohusaların sütünü kaçırttığına inanıldığı için, sonradan "süt yılanı" adını da almıştı. 1842'de Amerikalı herpetolog John H. Richard'ın "Coluber exımıus" adı altında tanımladığı bu süt yılanının, bugün başka bir familyaya ait olduğu ve "Lampropeltis triangulum triangulum" olduğu biliniyor. Rus çarı Büyük Petro'ya bile 1717'de hayvan koleksiyonu satan, Hollandalı ünlü eczacı ve doğabilimci Albertus Seba'nın (1665-1736) belirttiğine göre, eski Mısırlılar "Aspis, Aegyptiaca, Permagna" adlı büyük ve kırmızı yılana taparlardı.
Eski Roma
Eski Roma'ya gelince, onlar da yılanın şans getirdiğine inanırlar: apoletlerine çöreklenmiş yılan figürleri işletirler; evlerde ve kamuya açık yerlerde yılana ithaf edilen tapmak/sunak yapıları bulundururlardı. Pompei harabelerinde görülen, üzerine yılan işlenmiş ev duvarları bu inancın önemli bir göstergesiydi. Cicero ve Lıvius'a göre, yılan görmek iyi haber; yılanın ortadan kaybolması ise ölüm belirtisiydi. Buna karşın, Romalı konsül Attilius Regulus'un (M.Ö. 255) Kartaca'ya karşı yürüttüğü ve çoğunlukla kazandığı savaşların anısına yapılan tasvirlerde Regulus, Kartaca'yı temsil eden dev bir Afrika yılanıyla savaşırken gösterilmişti. Kartaca ile yılan aynılaşması, belki de tarihçi Plimus'un, konsülün bir Afrika seferinde 40 santimetre uzunluğunda bir yılanı doğramasını anlatmasından sonra kurulmuştu.
http://www.turgayreiki.com/forum/attachment.php?attachmentid=992&stc=1&d=1257848921
Semavi dinlerin temel doktrinine dayanarak, yılanın düşmanla özdeş kılınması, aynı hayvanın antik dönemde taşıdığı "şans sembolü olma" özelliğini ortadan kaldırmamıştı. Nitekim Sforza-Visconti hanedanının kurucusu olan Otho, Birinci Haçlı Seferi'nde, kalkanının üzerinde bir çocuğu yutan yılanın resmedildiği bir Arap askerini öldürdü. Ve bu "şanslı" olaydan sonra, Otho'nun torunları Lombardia'nın merkezi olan Milano şehrini 400 yıl boyunca yönettiler. Amblemleri de çöreklenmiş bir yılandı...
Eski Yunan'da
Şimdi yine gerilere gidelim... Eski Yunan'da Atina'nın koruyucusu Zeus'un kızı Tanrıça Athena'ydı. Athena kültünün doğum yeri Girit Adası'ydı, ama bu kült yarımadaya yayıldıktan sonra Athena'ya Akropolis'te bir tapınak dikildi. Klasik Atina'da bu tanrıçanın totem hayvanı, onun bilgeliğini gösteren baykuştu, ama Athena'nın Giritli geçmişini göstermek üzere, saçlarındaki süslemede ve tapınağında mutlaka bir yılan bulunurdu. Tanrıça'nın rahipleri, her ay tapmakta yapılan ayinlerde yılana tatlılar sunarlardı. M.Ö. 5. yüzyıldaki Pers Savaşları'ndan önce, rahipler yılanın sunulan tatlıyı yemediğini farkettiler. Ve bu da Tanrıça'nın koruyucu gücünü Atina'nın üzerinden çekmesi olarak yorumlandı. Hemen sonrasında da şehir Persler'in eline geçti.
http://www.turgayreiki.com/forum/attachment.php?attachmentid=988&stc=1&d=1257848921
Mısır
Antik dönem insanları, olayları, doğa güçlerini ve insan ilişkilerini yönlendiren tanrıların işi olarak değerlendirirlerdi. En eski çağlarda da bu tanrı veya tanrıça bir yılandı. Mısır'ın kobra tanrıçası "Neith", evrenin yaratıcısı ve güneşin annesiydi. "Marduk", "Ra" ve "Baal" gibi tanrılar da güçlerini göstermek için yılanlarla savaşır ve onları öldürürlerdi. Tutankhamon'un piramidinde tahtadan yapılmış ve altına bulanmış bir heykeli bulunan yılan tanrı "Neterankh", en yakın ihtimalle firavunun, öbür dünyadaki yolculuğunda kendisine yardımcı olması için mezarına konmuştu.
http://www.turgayreiki.com/forum/attachment.php?attachmentid=995&stc=1&d=1257848921
Hindistan
Başka mitlerde de yılan, hem kaosun hem de düzenin temsilcisiydi. Çöreklenmiş ve kendi kuyruğunu yutan figür "uroboros" adını taşır ve içice giren "yaradılış" ve "yok oluş"u anlatırdı. Evren, bazen da etrafına bir yılanın sarıldığı ağaç olarak sembolize edilirdi. Bir Hint yılan-tanrısı olan "Şeşa"ya, dünyanın çevresine dolandığı için "Ananta" (Sonsuz) adı da verilirdi. Kuzey mitolojisinde "Yggdrasil" adlı dişbudak ağacının gövdesinde de onu hem koruyan, hem de yiyip bitiren bir yılan vardı...
http://www.turgayreiki.com/forum/attachment.php?attachmentid=993&stc=1&d=1257848921
Her kültürde kralların sembolü
Yılanlar, hanedanları da kurar veya dağıtırlardı. İlk Çin hanedanın mitolojik kurucusu yılana dönüşmüş, ilk Han imparatoru da "ejderhanın oğlu" olarak bilinmişti. Bazı Yunan şehir-devletlerinin kuruluş destanı da, adı "yılan" ve "toprak ana" kelimelerinin birleşiminden oluşan kahramanlara yer verirdi (Erechtheus, Erichthonius gibi)... Bir ejderhayı öldürdükten sonra yılan şekline giren kahraman Çad-mos, Thebai şehrinin kurucusuydu ve Thebaililer'e Fenike alfabesini vermişti. Mayalar, kanatlı bir yılan olan Quetzalcoatl'a büyük saygı gösterirler ve onun Maya takvimi ile Maya yazısını bulduğuna inanırlardı. Batı Afrika yerlileri için ise yılan, krallığın sembolüydü. Yılanın, bir kralın köyünde görülmesi, o kralın tahta layık olduğunun işaretiydi.
Yılan bütün mitlerin ortak sembolü
Mitolojilerde canavarların çok başlı olması, onların daha da kötü olması anlamına gelir. Oysa çok başlı yılanlar, iyi talihin simgesidirler. Buda heykellerinde görülen yedi başlı yılan Buda'yı; çok başlı kobra da, Hint mitolojisine göre, evreni yaratan "Vişnu"yu korurdu.
Yılan-tanrılar, yerle gök, yaşamla ölüm, kaos ile düzen ve kurak iklimle sulak iklim arasında gidip geldikleri için, Amerika kıtalarında ve Asya'da bulunan kült eşyalarında, genellikle iki başlı olarak tasvir edilmişlerdi. Bu iki başlılık, sezdirmeden hem ileriye hem geriye doğru hareket etmeyi ve yeryüzü/gökyüzü ilişkisini anlatır. Yılana takılan kanatlar da özel bir anlam taşır. Mississippi Vadisi'nden Panama'ya kadar olan bölgenin sanatlarında görülen kanatlı yılanın da ikili bir kimliği vardır. En ünlü Mezoamerikan tanrı olan Quetzalcoatl, başlangıçta toprağın ve tanrının ulusuydu. Bu kült, Toltek, Maya ve Aztek kabileleri tarafından benimsendikçe, quetzal kuşunun yeşil ve altın renkli kanatlannı edindi. Kanatlı yılan böylece hem yerdeki, hem de gökteki kuvvetlerin temsilcisi oldu.
Yılan, yaratan ve yok eden ana tanrıçanın her iki yönünün de amblemiydi. Yunan tanrıçası Demeter ile Aztek tanrıçası Coatlicue'ye daha bol ürün vermeleri için tapılırdı, ama her ikisi de aynı zamanda kanlı kurban törenlerinin de tanrıçasıydılar. Bu iki tanrıçanın Hintli meslektaşı Kali, ölüm tanrıçasıydı. Kali'nin ve Coatli-cue'nin heykelleri kana bulanır, heykele kafataslarından bir kolye ile yılanlı kemerler takılırdı...
Yılanın yaratıcı ve yok edici özelliği, eski Mısır'da Nil'in taşkın-çekilme hareketleriyle de bağlantılıydı. Mısır'ın yer ve gök tanrıları alınlarında bir yılan taşırlar; öldükten sonra tanrılaşan firavunların baş süslemelerine de mutlaka bir yılan oturturlardı. Romalılar'a esir düşmek istemeyen Kleopatra da kendini, İsis'in kutsal hayvanı olan bir kobraya sokturtmuştu. Kleopatra böyle bir ölümle, büyük tanrıça İsis'e ve ölümsüzlüğe kavuşmuştu.
Yahudiler de tektanrılı olmadan önce yılana taparlardı
İsrail'de yapılan birçok kazıda, kült eşyası olduğu sanılan küçük bronz yılan heykelcikleri bulunmuştur. Heykellerin bulunduğu yerler ise, doğurganlık tanrıçası Asherat'ın sevdiği sitelerdir. İsrailoğulları'na değin bir yılan miti de vardır. Söylenceye göre, çölde giden İsrailliler yılanların saldırısına uğrarlar. Tanrı, Musa'ya bronzdan bir yılan yapmasını, bu heykele bakanların acıdan kurtulacaklarım söyler. Bu tarihten sonra sekiz yüzyıl boyunca yılan, İsrailliler için kutsal tanrı olur. Sonra Yehova, kavmini gerçek inanca döndürmek için Kral Hezekiel'e, Musa'nın yaptığı bronz yılan heykelini parçalamasını bildirmiştir...
Olympos tanrıları da yılanla kaçınılmaz bir biçimde ilişkiliydiler
Zeus, Athena, Demeter ve Hermes bu ölümsüzlerin başta gelenleridir. Eski Yunan'da yılan, önceleri tanrıçaları, sonraları da tanrıçalardan daha güçlü hale gelen tanrıları anlatmak için kullanıldı. Perseus'un Medusa'yı öldürüşü de işte bu gücün el değiştirmesi ve ataerkil düzenin galebe çalması olarak yorumlandı. Medusa, Yeryüzü'nün kızı ve Titanların kızkardeşiydi. Hesiodos'a göre, Zeus, Medusa'nın kardeşlerini yenip Olympos'ta krallığını ilan edince, Medusa'yı uzak batıya sürdü. Çok güzel bir kız olan Medusa sürgünde yaşlandı, ifadesi donuklaştı ve güzelim bukleleri kıvranan yılanlara dönüştü. Ona bakan her ölümlü bir anda taşlaşıyordu. Medusa'yı öldürmeye giden Perseus, taşlaşmamak için, Medusa'ya o uyurken yaklaştı ve aynadaki hayaline bakarak başını kesti. Ölümünden sonra Medusa'nın gücü, iyileştirme tanrısı Asclepios'a geçti.
http://www.turgayreiki.com/forum/attachment.php?attachmentid=994&stc=1&d=1257848921
Asclepios'a adanan tapınakta da bir sürü yılan bulunurdu. Bu tanrı, hastaları iyileştirme sanatını ve tıbbi bilgileri, kendisini yetiştirmiş olan bilge kentauros Chiron'dan öğrendi. Tanrıça Athena, Asclepios'a Medusa'nın kanından iki porsiyon verdi, bunların biri insanları öldürür, diğeri ise ölüleri diriltildi. Asclepios kültü Yunan'dan Roma'ya geçtiğinde, Asclepios'un taşıdığı "caduceus", hekimlerin amblemi haline gelmişti. Böylece yılan ve hekimlik, bir daha ayrılmamacasına birleştiler. Romalı Plinius, kelliğin tedavisi için yılan yağı önerirken; Germenler ve Keltler, insanların, beyaz bir yılanın kaynatılmış etini yedikleri takdirde tıbbi bilgilere sahip olacaklarına inanırlardı.
Amerikan yerli kabilelerinde yılan
Bu arada birçok Amerikan yerli kabilesinde de yılan eti yemek bir ritüeldi; sadece Apaçiler ve Navajolar, çıngıraklı yılanın gücüne hayranlık duydukları için, yılan öldürmeyi veya yemeyi büyük günah sayarlardı. Amerikan yerlileri arasında yılanın müthiş önemine bugün de rastlanıyor. Hopi yerlileri, yıllık ürün ve yağmur danslarında yılanları yardıma çağırıyorlar, dans sırasında yeni avlanmış çıngıraklı yılanları ellerinde ve ağızlarında tutuyorlar, sonra da çöle bırakıyorlar. Çıngıraklı yılanların bu insanlara nasıl zarar vermediğini merak edenler, artık yılanların danstan önce birkaç gün boyunca rahipler tarafından sağıldıklarını biliyorlar.
Yılanın zehirini sağan bir diğer grup da Hint fakirleri...
Hani şu karikatürlerde gördüğümüz, flüt çalarak kobrayı dansettiren sıska Hintliler...
Belki de bu teknik Kali ve Krişna rahipleri tarafından yüzyıllar boyunca uygulanmıştı. Hintliler de kobranın zehrini sağdıktan sonra onu piyasaya çıkarıyorlar. İlginç olan, yılanı Hint fakirinin müthiş müziğine uyarak dansediyor gibi göstermek, çünkü yılanların kulağı yok ve hiçbir şey duymuyorlar. Yılanı harekete geçiren, karşısında gördüğü insanın veya hayvanın hareket etmesi... Seyirciler de, sepetten kıvrıla büküle yükselen sağır yılanın, müziğin hipnotize edici nağmelerine kapıldığını düşünüyorlar.
Yılan günümüzde de gücünü koruyor
Müziğin yılanı hipnotize etmediği kesin, ama yılanın insanlar üzerinde hipnotize edici gücü var: En ilkel atalarımızdan beri kendisine karşı ilgisiz kalmadığımız bu tuhaf yaratık, 20. yüzyılda bile yılansever bir dinsel tarikatın atası oldu; Tennesseeli George Hensley, yüzyılın başında yılansever bir din kurdu. İsa'nın Diriliş'ten sonra söylediği "İnananlar, benim adıma şeytanları kovacaklar, yeni bir dilde konuşacaklar, yılanları tutacaklar" sözünden esinlenen Hensley ve yandaşları, inançlarının şeytanı yendiğini göstermek için transa geçerler ve yılanları ellerine alırlardı. Hensley, yılanlar tarafından 400 kere sokulduktan sonra, 1955'te bir çıngıraklı yılanın bileğini ısırması sonunda öldü. İnsanın bilinçaltını binlerce yıldır meşgul eden, aklına ve gücüne saygı duyulan, mobilyacılıktan mücevher yapımcılığına kadar günlük yaşamımıza giren ve çocuk kitaplarında sevimli bile olan yılanın, hayatımızdan çıkacağını düşünmek artık imkansız...
Süslü yılan...
http://www.turgayreiki.com/forum/attachment.php?attachmentid=996&stc=1&d=1257848921
Yılan formunun inceliği ve akışkanlığı, yılanı mücevhercilik tarihinin en kalıcı motiflerinden biri haline getirdi. Minos kazılarından çıkan çift başlı yılan küpelerin tarihi M.Ö. 17. yüzyıla kadar gider. Asur'un yılanbaşlı bilezikleriyle Mısır'ın yılanbaşlı tokaları, bundan bin yıl sonra moda olmuştur. Yunan ve Roma ustaları, Afrodit heykellerinde tanrıçanın sol koluna bir yılanlı bilezik oturtmuşlardır.
http://www.turgayreiki.com/forum/attachment.php?attachmentid=998&stc=1&d=1257848921
Hıristiyanlığın yayılmasıyla batı yılanlı mücevherlere sırt çevirdi. Çünkü, şeytanla özdeş kılınan bir hayvanı mücevher olarak taşımak bile düşünülemezdi. Bu tabu 1500 yıl kadar gündemde kaldı. Geç 18. yüzyılda ortodoks Hıristiyan görüşünün etkisini yitirmesiyle yılan yeniden sahneye çıktı, İngiltere ve Hindistan Kraliçesi Victoria 1837'de parlamentosunun ilk açılışında, eşi Prens Albert'in hediyesi olan yakut gözlü yılan bileziğini taktı. Avrupa'nın arkeolojiye ve antik dizayna olan düşkünlüğü, 19. yüzyılın ikinci yarısında doruğa çıktı.
http://www.turgayreiki.com/forum/attachment.php?attachmentid=997&stc=1&d=1257848921
Dönemin en ünlü İtalyan mücevher ustaları Giuliano, Castellani ve Pistrucci, Londra'da dükkan açarak imparatorluğun zarif hanımları için medusalar yaptılar. Fransız kültür tarihçisi Claude Quiguer, "1900'ün en önemli mücevheri trajik, kötü ve barbar bir mücevherdir. Onda korkunç opal gözleriyle Medusa hüküm sürer" diye yazdı. Galler Prensesi ve 1901'de de İngiltere Kraliçesi olan Alexandra, çok sevdiği yılan bileziğini takmadan sokağa çıkmazdı. Art Nouveau döneminde de sanatçılar, garip hayvansız, hele hele yılansız yaşayamadılar. Gustav Klimt de, resimlerinde olduğu kadar Emilie Flöge için çizdiği takılarda yılan motifini kullandı.
http://www.turgayreiki.com/forum/attachment.php?attachmentid=999&stc=1&d=1257848921
Fransa'da camın ve takının büyük ustası Renee Lalique (1860-1945) yılana tutkundu. Uluslararası Paris Sergisi'nde (1902) sürrealist bir pavyon yaratarak, siyah kadifeden yarasalar, kadın başlı kelebekler ve fildişinden çıplakları sarmalayan emaye yılanlar sergiledi. Bütün eserler dev bronz yılanların tuttuğu bir aynada yansıtılıyordu.
-------------------------------------------------
Yılan, insanın bilincine kıvrıla kıvrana "zaman "ın başlangıcıyla girdi ve insanoğlunun ilk tanrılarından biri oluverdi... Kimi yerde kaosu, kimi yerde de düzeni temsil etti... Bazı toplumlar ona taptı, bazıları da ondan çok korktu, ama yılan o günden bugüne insan fantazmasmı hep meşgul etti, bütün kültürlerde sanatçıların esin kaynağı olup rüyalarını süsledi...
http://www.turgayreiki.com/forum/attachment.php?attachmentid=1000&stc=1&d=1257848921
“İlk intiba” önemlidir derler
Tanrı, Havva'yı Adem'in kaburgasından yarattıktan biraz sonra Havva yılanla karşılaştı. Yılan, Havva'yı Cennet'in ortasında bulunan ağaçtaki elmayı koparması için baştan çıkardı. Havva da densizlik edip aslında yememesi gereken elmayı yedi ve gözlerini "bilgi"ye açtı. Bununla da yetinmeyerek elmayı Adem'e yedirdi. Zavallı çift, yılanın oyununa geldikleri için Cennet'ten kovuldular ve ölümsüzlüğü yitirerek ölümlü insan oldular. İşte bu yüzden yılan, Michelangelo Buonarroti'nin Vatikan'daki Sistine Kilisesi'nin duvarlarına 1508'le 1512 arasında yaptığı fresklerde baştan çıkarıcı bir kadın; Adem'le Havva da yaşlanmış ve porsumuş insanlar olarak resmedildiler.
Semavi dinlerin temeli olan Yahudilik'te "Hawwah" olarak bilinen bizim Havva'nın adı, İncil'in yazıldığı ilk dil Aramice'de yılan anlamındaki "Hiwya" kelimesine çok benzer oldu. Bu "İlk günah"ını insanoğluna unutturmamak için, erkeklerin boğazındaki gırtlak çıkıntısına da "Adem elması" dendi.
Peki, yılan Havva ile nasıl konuştu
Eski hahamlar, yılanın Havva ile nasıl konuştuğunu merak edip durdular. Sonunda, bütün hayvanların hayvan dilinde konuştuklarını, sadece yılanın insanların dilini bildiğini karara bağladılar. Yine eski hahamlar, "İlk günah"tan önce yılanın kolları ve bacakları olduğunu, boyunun da deveye benzediğini; Havva'yı baştan çıkardıktan sonra kollarının, bacaklarının ve dilinin Tanrı tarafından kesildiğini ve yılanın tıslamaya başladığını kaydettiler. Hahamlara göre Tanrı, Yaradılış'tan sonra birçok hayvanı değiştirdi ve günahkar yılanı da pislik yemeye mahkum etti. Fakat yılanın üstün zekası değişmeden kaldı...
"İlk günah", dünyaya bilginin yanı sıra ölümü getirdi
Ve Hıristiyanlığın bu temel doktrini, yüzyıllar boyunca, kaçınılmaz bir biçimde günahkar olarak doğan insanı, yaşadığı süre içerisinde günahlarından arınmak üzere, iyi olmaya, hiçbir canlıyı öldürmemeye, günahının kefaretini ödemeye ve "temizlik erdemi"ne sahip olmaya zorladı. "Temiz olmak" meselesi de düşünsel kökenini "Havva-Yılan-Kadın" üçlüsünde buldu. Hepsi de erkek olan kilise babaları, hikaye yazarları, din tarihçileri ve sanatçılar yüzyıllarca bu konuyu araştırdılar, işlediler ve insanoğlunun başına gelen felaketlerden fettan yılanı/kadını sorumlu tuttular.
Erdemsiz, şehvet düşkünü, günahkar KADIN, cici ERKEKLER
Ataerkil dinlere göre, Havva'nın dişi doğasının temel öğesi şeytansı cinsellikti. Bu duruma karşın saflık, çilecilik ve akılcılık gibi erdemler de erkek doğasının özellikleriydi. İşte bu yüzden, Katolik Kilisesi'nde hem din adamları hem de sıradan insanlar için bekaret, en yüce erdem olup çıktı. Kilise babalarına göre erkek, şehvetini kontrol edecek güce sahipti ve bakir kalarak bunu başarabilirdi. Oysa fettan kadın, doğasına her zaman yenik düşer, erdeme erişemezdi.
Kimi doktriner Hıristiyanlar'a göre yılan, aslında Havva ile cinsel ilişki kurmak istemişti. Yine kimileri de Havva'nın elmayı yiyerek yılanla zaten sembolik bir cinsel ilişkiye girdiğini, bu yüzden şehvetinin kabardığını ve dayanamayarak Adem'i yoldan çıkardığını savundular. Yani Havva, en çok elde etmek istediği şeye, "fallus"a, ona çok benzeyen yılanla ve yılanda erişmişti. Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam işte bu yüzden, "baştan çıkarıcı, şehvetine yenik düşen ve insanı ölümlü kılan kadın" kavramını yarattılar ve onu erkekten aşağı bir varlık olarak benimsediler,
Psikanaliz ekolünde de Yılan aynı yerini aldı
20. yüzyıl düşüncesini allak bullak eden psikanaliz ekolünde de, örneğin Sigmund Freud'un "Traumdeutung"unda (Düşlerin Yorumu), düşte görülen yılan, erişmek istenen "fallus"un sembolik anlatımıydı ve semavi dinlerin temel doktrinine geri gidiyordu. Sadece Freud, rüyalarda ortaya çıkan sembollerin kişisel olduğunda ısrar ederken; Carl Gustav Jung, rüyalardaki sembollerin, insanlığın "kolektif bilinçaltı"ndan kaynaklandığını ve bütün kültürlerdeki insanlar için aynı anlamı taşıdığını belirtti. Burada önemli olan, kişisel ya da geniş ölçekte, yılanın kadını, yani Havva'yı baştan çıkaran "fallus" olmasıydı...
Yoksa yılan başka bir varlığın ajanı mıydı?
Ortaçağ'a gelindiğinde, kilise babalarının bakışı farklı bir varlığı devreye soktu. Yılan, Havva'yı baştan çıkarırken kendiliğinden mi böyle davranmıştı? Yoksa başka bir varlığın ajanı mıydı? Muhtemel bir varlığın adı da kondu ve ona "Şeytan" dendi. Yani yılan, Şeytan'a kapılmış ve Havva'yı yoldan çıkarmış oldu.
Kadın yüzlü yılan tanımı
Ressamların 12. yüzyıla kadar yaptıkları resimlerde Adem, Havva ve Cennet ağacına sarılmış yılan başrolü oynadıkları halde, Şeytan düşüncesinin ağırlık kazanmasıyla, Havva ile yılan arasındaki gerilim daha bir ön plana çıktı. Bu çağdan itibaren resimlerde yılana insan yüzü, sık sık da kadın yüzü verildi. Kilise babalarından Peter Comestor, bu eğilimin gerekçesini bulanlardan biriydi: Antik dünyada sfenks ve siren gibi canavarlar kadın olarak resmedildiklerine göre, yılanın da kadınlaşması son derece tutarlıydı. Kadın, doğuştan kötü olduğuna, ahlaken Adem'den geri kaldığına ve aklı açlığına yenik düştüğüne göre de, pekala yılanla özdeş kılınabilirdi. Kadın yüzlü yılan tanımı, böylece tiyatroda ve halk edebiyatta kök saldı. 14. yüzyıl sonlarında kaleme alınan oyunlarda, "İlk günah"a yol açan yılan; sfenks veya kadın yüzlü yılan ya da kadın yüzlü kertenkele olarak gösterildi.
http://www.turgayreiki.com/forum/attachment.php?attachmentid=991&stc=1&d=1257848921
Alt tarafı bir elma yedik beraber / Zehir zıkkım oldu bize bal badem
Katolik İtalya'daki Rönesans ressamları, özellikle Masolino, Raffaello ve Michelangelo, "Cennetten Kovuluş"u tablolara dökerken yılanı, Havva'ya çok benzeyen sarışın bir kadın olarak tasvir ettiler. Katoliklerin aksine Protestanlar ise, yılanın insan yüzü kazanmasının gereksizliğine inandılar. Martin Luther düşüncesinin etkilediği Albrecht Dürer ve Lucas Cranach gibi ressamlar, yılanı yılan olarak çizdiler. Aydınlanma Çağı'nda laikliğin gelişmesiyle, yorumcular ve sanatçılar, Adem ile Havva hikayesini bir "İlk günah" öyküsü olmaktan çıkararak bir "İnsanlık durumu" meselesi haline getirdiler. Dinsel determinizm ile özgür irade arasında süren bu gerilim, bütün felsefî tartışmaları iki yüzyıl boyunca yönlendirdi. Cennet Bahçesi'ndeki baştan çıkarma, batı mitolojisinin temel toposlarından biri olarak kaldı, ama dogmadan da arınmış oldu. Elmayı yemek olumlu bir hareket olarak yorumlanmaya başladı. İnsanın elmayı yemesi, onun bireyleşmesinin, masumiyeti reddetmesinin, bilgiye ulaşmasının ve bilgiyle/deneyle birlikte kaçınılmaz olarak kötüye alışmasının sembolik anlatımı haline geldi. Böylece yılan, Adem ile Havva'nın "felaketini" hazırlayan canavar olmaktan çıktı, onların bilgilenme yolunu açan yardımcıları olarak yorumlandı. Yine de insan düşüncesi, "ilk çift"i, bilgiyi arayan ve bulan insanlar olarak selamladığı halde; yılan, onların yol göstericisi de olsa, bir türlü tam aklanamadı...
Yılan şeklindeki kötülüğün başını ancak Tanrı'nın oğlu ezebilir
İngiliz şair John Milton'a göre "Cennetteki Düşüş", insanı "günah"a ve "ölüm"e av haline getirdi. Bütün Hıristiyan öğretisini benimseyen insanlar gibi Milton için de, bu korkunç kaderden kurtulmanın yolu İsa'nın öğretisine inanmaktan ve "günah”ın kefaretini ödemekten geçiyordu. Tanrı'nın, yılanın başını ancak Havva'nın tohumundan türeyenlerin ezeceği öğretisi; Hıristiyan düşünürler tarafından şöyle yorumlandı: Yılan şeklindeki kötülüğün başını ancak Tanrı'nın oğlu ezebilir.
http://www.turgayreiki.com/forum/attachment.php?attachmentid=990&stc=1&d=1257848921
Yılanı ezecek olan “Kurtarıcı bebek”
Böylece Hıristiyan folklorunda ve sanatında bu kurtarıcı rolü bebek İsa'ya yüklendi. İlahilerde böyle bir konu bulunmadığı halde, Tanrı'nın oğlu olan bebek İsa'nın bu işlevi, herhalde Yunan mitolojisindeki yılanın başını ezen bebek Herkül'den kaynaklanmıştı. Farklı ressamların elinden çıkmış birçok tasvirde çarmıha gerilmiş İsa'nın ayakucunda gösterilen çöreklenmiş yılan, insanlığın kurtuluşu için acı çeken İsa'nın kötülük sembolü yılanı ezişini anlatmayı amaçlamıştı...
Edebiyatta değişen düşünceler: “…kötülük de iyilik kadar insansı”
Yılan ve iyilik/kötülük ikilemi saplantısı olan İngiliz romantik şairi Willıam Blake’in (1757-1827) din felsefesinde ruhu yaratan bir "İyi Tanrı" ile, maddeyi yaratan ve "Ürizen" adını taşıyan bir "Kötü Tanrı" vardı. Materyalizm de Kötü Tanrı'ya tapmakla eşanlamlıydı. Masumiyet ve Kötülük çağlarından sonra ancak bilge kişilerin erişebildiği olgunluk dönemine de "Örgütlenmiş Masumiyet" (Organized Innocence) adını verdi. Blake'in şiirinde de resminde de yılan figürü hep kilit bir rol oynadı; kimi zaman ikiyüzlülüğün, köleliğin ve kilisenin gücünün temsilcisi olurken, kimi zaman da aşkı temsil etti. Şairin yılana yüklediği iki zıt anlam, onun cinselliğe yaklaşımının ifadesiydi. Cinsellik, gerçek aşkın bir parçasıysa iyi, şehvetin ve baskının göstergesiyse kötü oldu. John Milton'da (1608-1674) bulduğu püriten görüşe karşı çıkan şair, herhalde Romantik Dönem'in etkisiyle, yılana biraz da şefkatle bakmıştı; kötülüğün de iyilik kadar insansı olduğunu, cinselliğin insanın mutlak düşüşü olmadığını yazdı ve çizdi...
Neden Yılan?
Semavi dinlerdeki öğretinin ve bu öğretinin sonraki dönemlerinde görülen yorum değişikliklerinin tam ortasında oturan yılan, sahiden neden hep merkezdeydi? İnsan bilincinde birçok gerçek ve masalsı hayvan - aslan, kartal, ejderha, kedi, sfenks, anka kuşu - yüksek mertebelere çıkarak bütün folklorları etkilerken, neden yılan hepsinden daha önemli bir konumdaydı? Veya insanoğlunun yılan karşısındaki ikircikli duygularının temeli nerelere uzanıyordu? Bu garip yaratık neden kimi insanlar için çok çekici, kimileri için ise dayanılmaz ölçüde iticiydi?
Tabii, yine yılan meselesinin köklerini zamanda aramak ve çok daha gerilere gitmek gerekiyor. Ancak, yarısından daha azını kullanabildiğimiz için küçümsediğimiz insan beyni, insan var olalı beri harikalar yaratıyor...
Yılan insanoğlunun ilk tanrılarından biri
Yılan, insanın bilincine kıvrıla kıvrana "zaman"ın başlangıcıyla girdi. Ve insanoğlunun ilk tanrılarından biri oluverdi. Yılanın hayatla ölüm, yerle gök ve bu dünyayla öbür dünya arasında gidip geldiğine inanıldı. Yılan ev halklarını korudu, aklına ve sezgisine hayran olundu. Ama ondan korkuldu da; yılan baştan çıkarmanın, hastalığın, ölümün, zehrin ve yok edici kudretin temsilcisi sayıldı. Yılandan; yarasadan, solucandan, kertenkeleden ve bir sürü başka hayvandan olduğundan çok daha fazla nefret edilir. Yılan kaygandır, kolu, bacağı ve boynu yoktur; vücudunun nerede başlayıp nerede bittiği anlaşılmaz. Gözleri hiçbir zaman kapanmaz, yüz ifadesi değişmez, kulağı yoktur, asla duymaz. Yılan soğukkanlıdır, dili çatallıdır. Bebek yılan bile sevimli değildir, sadece ana babasının daha küçük boyda olanıdır. Yılan, tanımlanamaz; sadece farklıdır, başkadır, diğerdir.
İnsanlar, çok eski zamanlarda yılan hakkında anlatılan her şeye hemen inanmaya açıktılar
Romalı tarihçi Yaşlı Plinius, doğa bilimleri hakkındaki bilgisiyle ünlüydü, ama yılan söz konusu olunca, en inanılmaz hikayeleri yaymaktan geri durmazdı. M.S. 77'de yazdığı "Doğa Tarihi"nde, yılanlar ve filler arasındaki korkunç düşmanlığı yazdı. Plinius, en büyük fillerle en kocaman yılanların Hindistan'da bulunduğunu ve aralarında sürekli savaş olduğunu anlattı.
Yılan tarihöncesinden beri insan fantazmasını meşgul etti, bütün kültürlerde sanatçıların esin kaynağı oldu ve rüyalara girdi. Eski Ortadoğu'da, Akdeniz havzasında, Çin'de ve Hindistan'da yılana tapıldı. Yılan, Aztekler, Vikingler ve Batı Afrika kıyılarındaki krallıklarda yaşayanlar için de en kutsal hayvan oldu. Eski Yunan ve Maya rahipleri geceleri gökkubbeyi incelediklerinde, yıldızların arasına dağılmış yılanları "gördüler" ve yılanın hareketlerinden mevsim değişikliklerini çıkarmaya çalıştılar. Eski bir Dahomey yaradılış mitinde, ilk insanların kör olduğuna ve bir pitonun bu insanların gözlerini açarak görmelerini sağladığına inanıldı.
İlkel toplumlar yılanın müthiş güçlere sahip olduğuna inanırlardı
Yılanın gözleri kapanmadığı için, onun her şeyi gören en akıllı hayvan olduğunu; hem sıcakta hem soğukta yaşayabildiği için çok kudretli olduğunu ve derisini her yıl değiştirdiği için de yeniden doğabileceğini düşünürlerdi. Hindistan Yarımadası'ndan Akdeniz havzasına kadar bütün kültürlerde, tortop olmuş bir yılan dünyanın merkezinin, kuyruğunu yutan bir yılan da ölümle yaşam arasındaki gelgitin sembolüydü. Bilinen en eski mitlerde yılanlar ana tanrıçalarla eşanlamlıydılar. Nitekim, Mısır'daki en eski tanrıça sembolü bir kobra yılanıydı. Yılan tanrıçalar doğurganlığın yaygınlığını ve ürünün bolluğunu sağlarlardı. Hindistan'da "Kali", Yunan'da "Demeter" ve Aztekler'de "Coatlicue" gibi en güçlü tanrıçaların; ürünü bollaştıran ya da yok eden ve insan hayatını belirleyen yılanla yakın ilişkileri vardı.
Tıbbın sembolü oldu
Veda mitolojisinde kozmosdaki yılan, okyanusla cinsel ilişkide bulunarak evreni yaratıyor; Yunan mitolojisinin en güçlü ve en erkek tanrısı Zeus yılan şeklinde de temsil ediliyordu. Hatta Zeus yılan şekline girerek seviştiği sevgililerinin birinden oğlu Dionysos'a sahip oluyor; Dionysos'a, orgazmik geleneklerin tanrısı olduğu için de tapılıyordu. Rivayete göre, Büyük İskender de Zeus'un yılan şeklindeyken ektiği tohumundan türemişti. Yine Zeus'un oğullarından biri olan Apollon için piton en kutsal hayvandı. İyileştirme tanrısı Asclepios'un sembolü, "caduceus" adı verilen ve etrafında bir yılan sarılı olan değnekti. Asclepios'un kızı Hygeia babasının yılanını besler ve genellikle ikisine birlikte tapılırdı. Günümüzde de doktorların sembolü olan sopaya sarılmış yılan, işte bu "caduceus"tan, her dakika TV'den işittiğimiz "hijyen çok önemlidir" cümlesi de bu Hygeia'dan gelir...
Mısır’da iyi huylu ev yılanlarının evi koruduğuna inanılırdı
Eski Mısır'da insanlar yerleşim yerlerinde bulunan iyi huylu yılanların, evi koruduğuna ve iyi ruhları çağırdığına inanırlardı. Evlerin yakınında yaşayan ve içinde süt saklanan yerlere düşkün olan bu zehirsiz yılana "ev yılanı" denirdi. Lohusaların sütünü kaçırttığına inanıldığı için, sonradan "süt yılanı" adını da almıştı. 1842'de Amerikalı herpetolog John H. Richard'ın "Coluber exımıus" adı altında tanımladığı bu süt yılanının, bugün başka bir familyaya ait olduğu ve "Lampropeltis triangulum triangulum" olduğu biliniyor. Rus çarı Büyük Petro'ya bile 1717'de hayvan koleksiyonu satan, Hollandalı ünlü eczacı ve doğabilimci Albertus Seba'nın (1665-1736) belirttiğine göre, eski Mısırlılar "Aspis, Aegyptiaca, Permagna" adlı büyük ve kırmızı yılana taparlardı.
Eski Roma
Eski Roma'ya gelince, onlar da yılanın şans getirdiğine inanırlar: apoletlerine çöreklenmiş yılan figürleri işletirler; evlerde ve kamuya açık yerlerde yılana ithaf edilen tapmak/sunak yapıları bulundururlardı. Pompei harabelerinde görülen, üzerine yılan işlenmiş ev duvarları bu inancın önemli bir göstergesiydi. Cicero ve Lıvius'a göre, yılan görmek iyi haber; yılanın ortadan kaybolması ise ölüm belirtisiydi. Buna karşın, Romalı konsül Attilius Regulus'un (M.Ö. 255) Kartaca'ya karşı yürüttüğü ve çoğunlukla kazandığı savaşların anısına yapılan tasvirlerde Regulus, Kartaca'yı temsil eden dev bir Afrika yılanıyla savaşırken gösterilmişti. Kartaca ile yılan aynılaşması, belki de tarihçi Plimus'un, konsülün bir Afrika seferinde 40 santimetre uzunluğunda bir yılanı doğramasını anlatmasından sonra kurulmuştu.
http://www.turgayreiki.com/forum/attachment.php?attachmentid=992&stc=1&d=1257848921
Semavi dinlerin temel doktrinine dayanarak, yılanın düşmanla özdeş kılınması, aynı hayvanın antik dönemde taşıdığı "şans sembolü olma" özelliğini ortadan kaldırmamıştı. Nitekim Sforza-Visconti hanedanının kurucusu olan Otho, Birinci Haçlı Seferi'nde, kalkanının üzerinde bir çocuğu yutan yılanın resmedildiği bir Arap askerini öldürdü. Ve bu "şanslı" olaydan sonra, Otho'nun torunları Lombardia'nın merkezi olan Milano şehrini 400 yıl boyunca yönettiler. Amblemleri de çöreklenmiş bir yılandı...
Eski Yunan'da
Şimdi yine gerilere gidelim... Eski Yunan'da Atina'nın koruyucusu Zeus'un kızı Tanrıça Athena'ydı. Athena kültünün doğum yeri Girit Adası'ydı, ama bu kült yarımadaya yayıldıktan sonra Athena'ya Akropolis'te bir tapınak dikildi. Klasik Atina'da bu tanrıçanın totem hayvanı, onun bilgeliğini gösteren baykuştu, ama Athena'nın Giritli geçmişini göstermek üzere, saçlarındaki süslemede ve tapınağında mutlaka bir yılan bulunurdu. Tanrıça'nın rahipleri, her ay tapmakta yapılan ayinlerde yılana tatlılar sunarlardı. M.Ö. 5. yüzyıldaki Pers Savaşları'ndan önce, rahipler yılanın sunulan tatlıyı yemediğini farkettiler. Ve bu da Tanrıça'nın koruyucu gücünü Atina'nın üzerinden çekmesi olarak yorumlandı. Hemen sonrasında da şehir Persler'in eline geçti.
http://www.turgayreiki.com/forum/attachment.php?attachmentid=988&stc=1&d=1257848921
Mısır
Antik dönem insanları, olayları, doğa güçlerini ve insan ilişkilerini yönlendiren tanrıların işi olarak değerlendirirlerdi. En eski çağlarda da bu tanrı veya tanrıça bir yılandı. Mısır'ın kobra tanrıçası "Neith", evrenin yaratıcısı ve güneşin annesiydi. "Marduk", "Ra" ve "Baal" gibi tanrılar da güçlerini göstermek için yılanlarla savaşır ve onları öldürürlerdi. Tutankhamon'un piramidinde tahtadan yapılmış ve altına bulanmış bir heykeli bulunan yılan tanrı "Neterankh", en yakın ihtimalle firavunun, öbür dünyadaki yolculuğunda kendisine yardımcı olması için mezarına konmuştu.
http://www.turgayreiki.com/forum/attachment.php?attachmentid=995&stc=1&d=1257848921
Hindistan
Başka mitlerde de yılan, hem kaosun hem de düzenin temsilcisiydi. Çöreklenmiş ve kendi kuyruğunu yutan figür "uroboros" adını taşır ve içice giren "yaradılış" ve "yok oluş"u anlatırdı. Evren, bazen da etrafına bir yılanın sarıldığı ağaç olarak sembolize edilirdi. Bir Hint yılan-tanrısı olan "Şeşa"ya, dünyanın çevresine dolandığı için "Ananta" (Sonsuz) adı da verilirdi. Kuzey mitolojisinde "Yggdrasil" adlı dişbudak ağacının gövdesinde de onu hem koruyan, hem de yiyip bitiren bir yılan vardı...
http://www.turgayreiki.com/forum/attachment.php?attachmentid=993&stc=1&d=1257848921
Her kültürde kralların sembolü
Yılanlar, hanedanları da kurar veya dağıtırlardı. İlk Çin hanedanın mitolojik kurucusu yılana dönüşmüş, ilk Han imparatoru da "ejderhanın oğlu" olarak bilinmişti. Bazı Yunan şehir-devletlerinin kuruluş destanı da, adı "yılan" ve "toprak ana" kelimelerinin birleşiminden oluşan kahramanlara yer verirdi (Erechtheus, Erichthonius gibi)... Bir ejderhayı öldürdükten sonra yılan şekline giren kahraman Çad-mos, Thebai şehrinin kurucusuydu ve Thebaililer'e Fenike alfabesini vermişti. Mayalar, kanatlı bir yılan olan Quetzalcoatl'a büyük saygı gösterirler ve onun Maya takvimi ile Maya yazısını bulduğuna inanırlardı. Batı Afrika yerlileri için ise yılan, krallığın sembolüydü. Yılanın, bir kralın köyünde görülmesi, o kralın tahta layık olduğunun işaretiydi.
Yılan bütün mitlerin ortak sembolü
Mitolojilerde canavarların çok başlı olması, onların daha da kötü olması anlamına gelir. Oysa çok başlı yılanlar, iyi talihin simgesidirler. Buda heykellerinde görülen yedi başlı yılan Buda'yı; çok başlı kobra da, Hint mitolojisine göre, evreni yaratan "Vişnu"yu korurdu.
Yılan-tanrılar, yerle gök, yaşamla ölüm, kaos ile düzen ve kurak iklimle sulak iklim arasında gidip geldikleri için, Amerika kıtalarında ve Asya'da bulunan kült eşyalarında, genellikle iki başlı olarak tasvir edilmişlerdi. Bu iki başlılık, sezdirmeden hem ileriye hem geriye doğru hareket etmeyi ve yeryüzü/gökyüzü ilişkisini anlatır. Yılana takılan kanatlar da özel bir anlam taşır. Mississippi Vadisi'nden Panama'ya kadar olan bölgenin sanatlarında görülen kanatlı yılanın da ikili bir kimliği vardır. En ünlü Mezoamerikan tanrı olan Quetzalcoatl, başlangıçta toprağın ve tanrının ulusuydu. Bu kült, Toltek, Maya ve Aztek kabileleri tarafından benimsendikçe, quetzal kuşunun yeşil ve altın renkli kanatlannı edindi. Kanatlı yılan böylece hem yerdeki, hem de gökteki kuvvetlerin temsilcisi oldu.
Yılan, yaratan ve yok eden ana tanrıçanın her iki yönünün de amblemiydi. Yunan tanrıçası Demeter ile Aztek tanrıçası Coatlicue'ye daha bol ürün vermeleri için tapılırdı, ama her ikisi de aynı zamanda kanlı kurban törenlerinin de tanrıçasıydılar. Bu iki tanrıçanın Hintli meslektaşı Kali, ölüm tanrıçasıydı. Kali'nin ve Coatli-cue'nin heykelleri kana bulanır, heykele kafataslarından bir kolye ile yılanlı kemerler takılırdı...
Yılanın yaratıcı ve yok edici özelliği, eski Mısır'da Nil'in taşkın-çekilme hareketleriyle de bağlantılıydı. Mısır'ın yer ve gök tanrıları alınlarında bir yılan taşırlar; öldükten sonra tanrılaşan firavunların baş süslemelerine de mutlaka bir yılan oturturlardı. Romalılar'a esir düşmek istemeyen Kleopatra da kendini, İsis'in kutsal hayvanı olan bir kobraya sokturtmuştu. Kleopatra böyle bir ölümle, büyük tanrıça İsis'e ve ölümsüzlüğe kavuşmuştu.
Yahudiler de tektanrılı olmadan önce yılana taparlardı
İsrail'de yapılan birçok kazıda, kült eşyası olduğu sanılan küçük bronz yılan heykelcikleri bulunmuştur. Heykellerin bulunduğu yerler ise, doğurganlık tanrıçası Asherat'ın sevdiği sitelerdir. İsrailoğulları'na değin bir yılan miti de vardır. Söylenceye göre, çölde giden İsrailliler yılanların saldırısına uğrarlar. Tanrı, Musa'ya bronzdan bir yılan yapmasını, bu heykele bakanların acıdan kurtulacaklarım söyler. Bu tarihten sonra sekiz yüzyıl boyunca yılan, İsrailliler için kutsal tanrı olur. Sonra Yehova, kavmini gerçek inanca döndürmek için Kral Hezekiel'e, Musa'nın yaptığı bronz yılan heykelini parçalamasını bildirmiştir...
Olympos tanrıları da yılanla kaçınılmaz bir biçimde ilişkiliydiler
Zeus, Athena, Demeter ve Hermes bu ölümsüzlerin başta gelenleridir. Eski Yunan'da yılan, önceleri tanrıçaları, sonraları da tanrıçalardan daha güçlü hale gelen tanrıları anlatmak için kullanıldı. Perseus'un Medusa'yı öldürüşü de işte bu gücün el değiştirmesi ve ataerkil düzenin galebe çalması olarak yorumlandı. Medusa, Yeryüzü'nün kızı ve Titanların kızkardeşiydi. Hesiodos'a göre, Zeus, Medusa'nın kardeşlerini yenip Olympos'ta krallığını ilan edince, Medusa'yı uzak batıya sürdü. Çok güzel bir kız olan Medusa sürgünde yaşlandı, ifadesi donuklaştı ve güzelim bukleleri kıvranan yılanlara dönüştü. Ona bakan her ölümlü bir anda taşlaşıyordu. Medusa'yı öldürmeye giden Perseus, taşlaşmamak için, Medusa'ya o uyurken yaklaştı ve aynadaki hayaline bakarak başını kesti. Ölümünden sonra Medusa'nın gücü, iyileştirme tanrısı Asclepios'a geçti.
http://www.turgayreiki.com/forum/attachment.php?attachmentid=994&stc=1&d=1257848921
Asclepios'a adanan tapınakta da bir sürü yılan bulunurdu. Bu tanrı, hastaları iyileştirme sanatını ve tıbbi bilgileri, kendisini yetiştirmiş olan bilge kentauros Chiron'dan öğrendi. Tanrıça Athena, Asclepios'a Medusa'nın kanından iki porsiyon verdi, bunların biri insanları öldürür, diğeri ise ölüleri diriltildi. Asclepios kültü Yunan'dan Roma'ya geçtiğinde, Asclepios'un taşıdığı "caduceus", hekimlerin amblemi haline gelmişti. Böylece yılan ve hekimlik, bir daha ayrılmamacasına birleştiler. Romalı Plinius, kelliğin tedavisi için yılan yağı önerirken; Germenler ve Keltler, insanların, beyaz bir yılanın kaynatılmış etini yedikleri takdirde tıbbi bilgilere sahip olacaklarına inanırlardı.
Amerikan yerli kabilelerinde yılan
Bu arada birçok Amerikan yerli kabilesinde de yılan eti yemek bir ritüeldi; sadece Apaçiler ve Navajolar, çıngıraklı yılanın gücüne hayranlık duydukları için, yılan öldürmeyi veya yemeyi büyük günah sayarlardı. Amerikan yerlileri arasında yılanın müthiş önemine bugün de rastlanıyor. Hopi yerlileri, yıllık ürün ve yağmur danslarında yılanları yardıma çağırıyorlar, dans sırasında yeni avlanmış çıngıraklı yılanları ellerinde ve ağızlarında tutuyorlar, sonra da çöle bırakıyorlar. Çıngıraklı yılanların bu insanlara nasıl zarar vermediğini merak edenler, artık yılanların danstan önce birkaç gün boyunca rahipler tarafından sağıldıklarını biliyorlar.
Yılanın zehirini sağan bir diğer grup da Hint fakirleri...
Hani şu karikatürlerde gördüğümüz, flüt çalarak kobrayı dansettiren sıska Hintliler...
Belki de bu teknik Kali ve Krişna rahipleri tarafından yüzyıllar boyunca uygulanmıştı. Hintliler de kobranın zehrini sağdıktan sonra onu piyasaya çıkarıyorlar. İlginç olan, yılanı Hint fakirinin müthiş müziğine uyarak dansediyor gibi göstermek, çünkü yılanların kulağı yok ve hiçbir şey duymuyorlar. Yılanı harekete geçiren, karşısında gördüğü insanın veya hayvanın hareket etmesi... Seyirciler de, sepetten kıvrıla büküle yükselen sağır yılanın, müziğin hipnotize edici nağmelerine kapıldığını düşünüyorlar.
Yılan günümüzde de gücünü koruyor
Müziğin yılanı hipnotize etmediği kesin, ama yılanın insanlar üzerinde hipnotize edici gücü var: En ilkel atalarımızdan beri kendisine karşı ilgisiz kalmadığımız bu tuhaf yaratık, 20. yüzyılda bile yılansever bir dinsel tarikatın atası oldu; Tennesseeli George Hensley, yüzyılın başında yılansever bir din kurdu. İsa'nın Diriliş'ten sonra söylediği "İnananlar, benim adıma şeytanları kovacaklar, yeni bir dilde konuşacaklar, yılanları tutacaklar" sözünden esinlenen Hensley ve yandaşları, inançlarının şeytanı yendiğini göstermek için transa geçerler ve yılanları ellerine alırlardı. Hensley, yılanlar tarafından 400 kere sokulduktan sonra, 1955'te bir çıngıraklı yılanın bileğini ısırması sonunda öldü. İnsanın bilinçaltını binlerce yıldır meşgul eden, aklına ve gücüne saygı duyulan, mobilyacılıktan mücevher yapımcılığına kadar günlük yaşamımıza giren ve çocuk kitaplarında sevimli bile olan yılanın, hayatımızdan çıkacağını düşünmek artık imkansız...
Süslü yılan...
http://www.turgayreiki.com/forum/attachment.php?attachmentid=996&stc=1&d=1257848921
Yılan formunun inceliği ve akışkanlığı, yılanı mücevhercilik tarihinin en kalıcı motiflerinden biri haline getirdi. Minos kazılarından çıkan çift başlı yılan küpelerin tarihi M.Ö. 17. yüzyıla kadar gider. Asur'un yılanbaşlı bilezikleriyle Mısır'ın yılanbaşlı tokaları, bundan bin yıl sonra moda olmuştur. Yunan ve Roma ustaları, Afrodit heykellerinde tanrıçanın sol koluna bir yılanlı bilezik oturtmuşlardır.
http://www.turgayreiki.com/forum/attachment.php?attachmentid=998&stc=1&d=1257848921
Hıristiyanlığın yayılmasıyla batı yılanlı mücevherlere sırt çevirdi. Çünkü, şeytanla özdeş kılınan bir hayvanı mücevher olarak taşımak bile düşünülemezdi. Bu tabu 1500 yıl kadar gündemde kaldı. Geç 18. yüzyılda ortodoks Hıristiyan görüşünün etkisini yitirmesiyle yılan yeniden sahneye çıktı, İngiltere ve Hindistan Kraliçesi Victoria 1837'de parlamentosunun ilk açılışında, eşi Prens Albert'in hediyesi olan yakut gözlü yılan bileziğini taktı. Avrupa'nın arkeolojiye ve antik dizayna olan düşkünlüğü, 19. yüzyılın ikinci yarısında doruğa çıktı.
http://www.turgayreiki.com/forum/attachment.php?attachmentid=997&stc=1&d=1257848921
Dönemin en ünlü İtalyan mücevher ustaları Giuliano, Castellani ve Pistrucci, Londra'da dükkan açarak imparatorluğun zarif hanımları için medusalar yaptılar. Fransız kültür tarihçisi Claude Quiguer, "1900'ün en önemli mücevheri trajik, kötü ve barbar bir mücevherdir. Onda korkunç opal gözleriyle Medusa hüküm sürer" diye yazdı. Galler Prensesi ve 1901'de de İngiltere Kraliçesi olan Alexandra, çok sevdiği yılan bileziğini takmadan sokağa çıkmazdı. Art Nouveau döneminde de sanatçılar, garip hayvansız, hele hele yılansız yaşayamadılar. Gustav Klimt de, resimlerinde olduğu kadar Emilie Flöge için çizdiği takılarda yılan motifini kullandı.
http://www.turgayreiki.com/forum/attachment.php?attachmentid=999&stc=1&d=1257848921
Fransa'da camın ve takının büyük ustası Renee Lalique (1860-1945) yılana tutkundu. Uluslararası Paris Sergisi'nde (1902) sürrealist bir pavyon yaratarak, siyah kadifeden yarasalar, kadın başlı kelebekler ve fildişinden çıplakları sarmalayan emaye yılanlar sergiledi. Bütün eserler dev bronz yılanların tuttuğu bir aynada yansıtılıyordu.