TURGAY'DAN SİZE - ARŞİV

REİKİ İLE DÖNÜŞÜM - 30 Aralık 2011

Evrensel Yaşam Enerjisi olarak tercüme edebileceğimiz "Reiki" Japon üstat Mikao Usui'nin

geliştirdiği bir öğretidir. Yaklaşık 100 yıldır dünya genelinde güvenle kullanılan bu öğreti, Evrensel Yaşam Enerjisi olarak tercüme edebileceğimiz "Reiki" Japon üstat Mikao Usui'nin geliştirdiği bir öğretidir.

Yaklaşık 100 yıldır dünya genelinde güvenle kullanılan bu öğreti aslen bir "ruhsal tekamül" öğretisi olduğu halde genelde "şifacılık teknikleri" yönüyle daha dikkat çekmiştir.Birçok rahatsızlığın giderilmesinde önemli faydalar sağlayan Reiki ellerle aktarılan bir şifa yöntemi olarak dünya genelinde kabul görmüş hatta Amerika ve bazı Avrupa ülkelerinde hastanelerde uygulanır hale gelmiştir. Ülkemizde de özellikle son 10 yıldır hızlı bir tanınma trendine girmiştir.

Anadolu kültüründe "El verme" olarak da bilinen bir ritüele karşılık gelen "uyumlanma" süreci sonunda aktifleşen Reiki;  herkesin, her yaştan kişinin öğrenebileceği, kullanabileceği bir enerjidir. Öğrenme ve kullanım sadeliği zihinsel yapımıza "şaşırtıcı derecede kolay" gelir. Aslında görülebilen tarafı; muhteşem bir sistem çalışmasının sadece son dokunuşlarıdır.

Reikinin şaşırtıcı gelen uygulama kolaylığının altındaki mekanizmayı biraz açalım. Bu bize Reiki şifacılığını anlayabilmemiz için fayda sağlayacaktır. Tıp fakültelerinde okuduğumuz fizik beden bilgilerinde bedenimizdeki damar ve sinir dağılımının mükemmeliğini biliyoruz. İnsan denen muhteşem mekanizmanın sadece bir makine gibi fizik bedenden ibaret olmadığını da biliyoruz. Son yıllarda giderek artan teknoloji ile insanın bir de enerji bedeni olduğunu artık görüntüleyebiliyor ve algılayabiliyoruz. Enerji beden bilgisinde bedende aynı damar, sinir dağılımında olduğu gibi bir de enerji dağılım mekanizması olduğunu artık tespit edebiliyoruz.

Bu bilgi doğrultusunda şunu da algılayabiliyoruz: Evrendeki herşeyin bir enerjisi ve bir "ritmi" var. Bu ritm bozukluğuğu kalp gibi ritmi takip edilebilen organlarda fark edilebiliyorken, diğer organ ve sistemlerde bu ritmin olduğunu beş duyumuzla algılayamadığımız için farketmiyor, bir anlamda yok sayıyoruz.

Oysa bedenin her noktasında muazzam bir denge ve ritm mevcut. Modern Tıpta denge ve ritmin bozulduğu durumlarda -ki biz bu durumları genel anlamda hastalık olarak tanımlıyoruz- dengeyi tekrar sağlamasına yardımcı olan yöntem ve preparatlar kullanıyoruz.

Enerji bedeni açısından bakıldığında ise bu ritmin bozulduğu durumlarda o bölgeye doğru ritmin verilmesi halinde bir süre sonra doğru ritmin yanlış ritmi absorbe ederek düzenlediğini görüyoruz. Şöyle bir müjdesi de var bu konunun; her zaman doğru ritm yanlış ritme göre baskın..yani beden hastalıktan değil sağlıktan yana çalışıyor. Bedenin rejenerasyon (kendini yenileme) özelliği bu eğilimde. Rezonans (uyum) olarak da tanımlanabilecek bu durum tüm enerji terapilerinin ortak paydası. Belirli enerji merkezlerine sağlıklı ritmin belirli süreyle verilmesi o bölgedeki enerji dengesini sağlayabiliyor. Bunun daha anlaşılabilir şekilde açıklarsak: "Reiki uygulandıkça hastalıklı olarak tanımlanan bölgelerde bedenin kendini iyileştirici yönünü destekleyerek kişinin şifasına hizmet ediyor”.

Bu bağlamda da sanıldığı gibi bir Alternatif yöntem değil, tıbbi yaklaşımı destekleyen Entegratif (bütünleyici, tamamlayıcı) yönü anlaşılıyor (Modern tıbba saygısı tam, Hipokrat yemini etmiş bir hekim olarak bunu özellikle belirtmek isterim!)

Reiki sadece bir rezonans (uyum ve dengeleme) tekniğinden ibaret değildir,içeriğindeki enerji dalga boyu itibarı ile alt beyin dalga boylarında da çalışarak bilinçaltı negatif kalıpları da dönüştürme kabiliyetine sahip bir hediyedir. Bu bağlamda özellikle hastalıkların zihinsel kalıplarının dönüşümü ve şifalanmasına da hizmet eder.

Taşıdığınız, yüklendiğiniz tortu duyguları arındırır..geriye siz kalırsınız :)

Yukarıda bahsettiğimiz dengelemeler sürecinde hayatınızda gözle görülür olumlu değişimler yaşamanız doğaldır. Yani kendinizi tanıma ve seçim yapabilme kabiliyetlerinizi güçlendirir. Aynı şekilde düşünce kalıplarının pozitif yönde dönüşümünü sağlayarak hastalıkların şifalanmasında büyük destek sağlar. Tıbbi tedaviye yardımcı olarak kişinin yüreğini şifaya açmasını kolaylaştırır. Bilinç ve bilinçaltı düzeyde kendini tanıma, farkedebilme ve dönüştürebilme özelliklerimizi destekler ve güçlendirir. Bilinçaltı kütüphanenize girme ve ihtiyacınız olan kitapa ulaşmanıza yardımcıdır. Yok saydıklarınızı hatırlamanıza ve faydalanıma sunabilmenize vesiledir. Kendi su yolunuzda daha hızlı ve verimli akabilmenize rehberlik eder.Olaylara ve özellikle kendimize bir başka açıdan daha bakabilme ve hayata daha esnek bakabilme kabiliyetini arttırır.

Hastalıkları bir ceza, bir bedel olarak değil, size sizi anlatan mektuplar olarak görür. Yaşanan sıkıntının sizin kendinizle ilgili fark edemediğiniz bir mesaj içerdiğiniz zarif bir şekilde hissettirir. Dış dünyanın gürültüsü içinde kendi iç sesinizi duyabilme keyfi yaşatır. Siz mektubu okuduğunuzda mesaj alınmıştır. Postacı tekrar o mektubu getirmek zorunda kalmaz artık...

Örneğin MS (Multiple Sclerosis) hastalığında; korkularından dolayı esnek olamayan zihin yapısına “sevecen ve neşe dolu düşünceleri” seçmeyi telkin eden dönüştürücü etkisi ile kendine sertleşen kişinin esnekleşmesine işaret eder bu mektup. Çevreye gösterdiği zerafet ve nezaketi kendine de yöneltmesini diler. Dans etmesini ister, özgürce, beklentisizce...hatırlatır, kendi güzelliğini hatırlatır. Güvende olduğunu, özgür olduğunu hatırlatır. Kendini eleştirmenin dozunu hatırlatır. Kendini sert bir biçimde yargılamak yerine değerlendirme yapabilme özelliğini hatırlatır ve dönüştürür. Mektubu almazsak postacı kapıyı iki kere çalar, daha kuvvetli çalar...ta ki biz mektubu okuyana kadar.

Kendi hikayemde tüm omurga düzeyinde 12 adet ileri derecede fıtık nedeniyle malulen emekli olan bir diş hekimi sıfatım ile bu kadar çok sayıda omurga rahatsızlığımın bir ceza olduğunu düşünürdüm. Halbuki hiç kimseye bir kötülük yapmamıştım. Neden benim başıma böyle korkunç bir durum gelmişti? Yürüyemiyordum, ağrılara dayanamıyordum. Bana malulen emekli raporunu veren sağlık kurulunun röntgen ve MR’larıma bakıp:

-Doktor bey trafik kazası mı geçirdiniz?..sorusunu hatırlıyorum.

Aslında  trafik kazası geçirmediğim halde neden omurgam bu hale gelmişti, benim suçum neydi?

Reiki farkındalığında bunun bir suç/ceza mekanizması olmadığını anladım. Artık sorgulamak yerine soru sormayı öğrenmeye başladım. Benim bu yaşadıklarımla öğrenmem gereken birşeyler vardı  muhakkak. Evet, bir trafik kazası geçirmişim ama zihinsel açıdan. Korku kamyonları çarpmış düşüncelerime, endişe TIR’ları zincirleme kaza yapmış beynimde. Kendi seçimlerimi yaşamamışım çoğunlukla. Beni görmek istedikleri yerlerde olmuşum kendi seçimlerim zannederek. Bana ait olmayan yükleri taşımışım, bana ait olmayan giysilerin ağırlıkları ile omurgama yüklenmişim.

Bu öğretide hastalık olarak adlandırılan durumun zihinsel nedeni de aranır. En çok neden olarak gösterilen “stres”in bir neden değil bir sonuç olduğu gerçeği ile strese neden olan asıl kalıplara ulaşılır ve dönüşüm sağlanır.

Hem enerji bedenindeki güçlenme hem de farkındalık adımlarıyla yeni bir hayata “merhaba” diyenlerin söylemi ile “Reiki bir milattır”

Mucizeyi dışarıda aramak yerine bedenin kendi bilgeliğini öğrenmeye çalışmak, çiçek hediye edilmesini beklemek yerine kendi çiçek bahçelerini yetiştirmek isteyen değişim ve dönüşüme açık tüm yüreklere tavsiyemdir.

Saygılarımla

Diş Hekimi

Turgay Köyağasıoğlu
 

HAYATIN ANLAMI - 24 Mart 2011

.... Nedir?... nedir sizce?

Nedir hayatın amacı, anlamı?

Çok yüksek çıtalarda aramaktan göremediğimiz o basit, sade anlam: haz duymak, mutlu olmak, iyi hissetmek...o kadar. İyi hissettiren ne varsa; insan, meslek, hobi, çevre, şehir, ev... her ne ise..

Kendiniz olabildiğiniz herşey. Yaradanın size armağan ettiği donanımınıza uygun, size akış sağlayan herşey ve herkes. Hayatın anlamı bu kadar basit. “An” denilen o dokunuşun içinde kendiniz olabileceğiniz her durum. Bedeninizin kendi hormonlarını yeterli bulduğu herşey. İlave ilaç, destek hiçbir şeye ihtiyaç duymayacağınız, bedenin mutlu hissettiği ne varsa o “an”; hayatın anlamını yaşıyorsunuz demektir.

Bunun mesleklerimiz ya da “dünya misyonumuz”la hiç bir ilgisi yok. Bazen bu kavramları karıştırıyoruz. Hayatımızın amacını bu dünyaya geliş nedenimiz ya da mesleki kariyerlerimizde arayıp bulmaya çalışıyoruz. Bunlar çok farklı şeyler.

Dünya misyonu bu plandaki yönlerimizin toplamı. Hayatın anlamı ise sadece mutlu olabilmek. An’lık dahi olsa coşkuyu hissedebilmek. Tüm hücrelerimizin desteklediği “mutlu olma” halini yakalamamız... o kadar. Başka hiçbir şey yok. İçinde derin anlamlar içermiyor. Büyük laflar yok, komplike öğretiler yok. Sadece keyif alabilmek var. Sonrası ve öncesi yok. Eğer o duyguyu yakaladıysanız o an için hayatın anlamını yakalamışsınızdır. Yaşam amacınıza ulaşmışsınız demektir. Bir sonraki an’a kadar.

Hayatın amacı biz komplike hale geldikçe ve getirmeye çalıştıkça uzaklaşır. Biz zor zannettikçe zorlaşır hatta imkansızlaşır. Çünkü ne yetenek gerektirir ne de bilgi. Hiç bir şey gerektirmez. Gereklilikler yoktur içinde. Genel anlam ve kavramların hiçbiriyle bağdaşması gerekmez. Sizin için mutluluk verici olması yeterli. En sade en kolay olandır. Çabaya ihtiyaç yoktur. Bedel gerektirmez. Zaten hediye edilmiştir.. sadece yaşanması için. Zaten hak edilmiştir ki yaşıyoruz...

Kolunuzun diyeti yok, birileri için birşey yapmanıza gerek yok. Sadece mutlu ve huzur dolu musunuz? O kadar...”an”dasınız ve hayatın anlamındasınız. Hayat amacınızı yakalamışsınız.

Herşeye rağmen’siniz, eğer’sizsiniz, hiçbir şey zannedilensiniz, sizsiniz, kendinizsiniz ve İlahisiniz o an. Donanımınız size sizin hayat amacınızı her an hatırlatır. Öfkeli iseniz çok uzaksınız, üzgünseniz çok uzaksınız, hastaysanız çok uzaksınız, utanıyorsanız çok uzaksınız, dışlandığınızı düşünüyorsanız çok uzaksınız... Mutlu olmanın yöntemlerini öğrenmek için birilerine soruyorsanız çok uzaksınız, onay bekliyorsanız çok uzaksınız.

Gülüyorsanız çocuklar gibi kayıtsız, o an; hayat amacınızın içindesiniz. Kahkalar attığınız an; içindesiniz. Gülmekten gözlerinizden yaşlar geliyorsa; içindesiniz.

Tam içinde... bu kadar sade ve kolay. Eğer ki hala gülmenize engel olduğunu belirttiğiniz gündem maddeleriniz varsa hayatın anlamından daha da uzaklaşıyorsunuz demektir. Eğer “şunlar, şunlar bir tamamlansın, ondan sonra gülerim ya da mutlu olurum”lardaysanız “amaç”tan koşarak uzaklaşıyorsunuz demektir. Bırakın herkes kendi hayat amacını yaşayabilsin. Kimsenin bir başkasının amacıyla uzaktan yakından ilgisi yoktur.

Sadece siz bilebilirsiniz, sizin için o duyguyu verenin ne ya da kim olduğunu.. kimse bilemez.. sadece zanneder. İster istemez kendi amacıyla özdeşleştirir ve sizi kendi eksenine bilerek ya da bilmeyerek davet eder: İşte kendi amacınızdan koşa koşa uzaklaşmanın bir şekli daha...

Hayatın amacını yakaladığınız an; zaman durur. Zamanın nasıl ve ne şekilde geçtiğini anlayamazsınız. Tarih bilgisi yoktur. Mekan, adres bilgisi de yoktur o an.

O “an”; “Yuva”dır. Her yer “Yuva”dır. Beden yoktur, sınır yoktur...

”Yuva” sizsinizdir. Ne mutlu; hayatın anlamını yakalayabilmek için daha sonsuz “an”lar sunulmuş. Kaçırdığımız, ıskaladığımız “an”lara yerinmek yerine bu sonsuz hediye pınarına şükredelim.

Her daim, her an. Ömrü tek bir senaryo olarak görmek yerine, binlerce, milyonlarca... sonsuz “an” senaryosunun keyfini çıkarmak, sonsuz filmde başrol oynamak.. Başkalarının filmlerinin figuranlığı yerine, kendi filmlerinizin başrolünü oynamak.. ve hep mutlu sonla biten filmlerde.. kendi senaryo, kendi yönetmenliğinizde, “an” da.

Hayatımın anlamını yakalamaya çok yakın olduğum anlardan biri bu an, bu satırları yazarken...

Zaman durdu... mekan.. neresi?.. bilmem ne fark eder... Mutluluk ve coşku duyuyor muyum?... evet. Kim okuyacak ve ne yorum yapacak..? bilmem.. ne önemi var ki... ben beğendim mi yazdıklarımı?... evet.. tamamdır... galiba yaklaşıyorum, galiba öğreniyorum...

Sizi çok seviyorum.........


Dt.Turgay Köyağasıoğlu
 

 

GEÇMEKTE OLAN SINAV - 15 Aralık 2010

Yine sınav zamanıydı.. Bu seferki ders konumuz korkularımız..Duygular yoğun, en yoğunundan..
Bilinç, bilinçaltı, karmik... tüm katmanlarda korkulan herneyse yüzleşme, derin hesaplaşmalar..
Sağlık, maddi konular, ilişkiler... her ne varsa kaygılandığımız “kötüye gidiyor” olarak tanımladığımız bir dönem geçirdik..
Çözüm var mı? Tabi ki..

Yöntem: Filmi başa sarmak.. en başına. Bugüne getiren hemen herşeyi başa sarmak ..
Bazı bölümlerini belki de dehşetle izlemek.. bunu ben mi yaptım dercesine.. bu filmdeki ben değil miyim yoksa, kim bu?
Geçmişimizi artık bir daha tekrarlamamak üzere geri sarmak..evet bazen sancılı, bazen göz yaşartacak kadar iç acıtan.. ama gerekli.. dönem ödevi.. illaki...

Kanaat notu yok yine.. değişim ve dönüşüm.. kaçınılmaz..
İçindeyken sıkıntılı, isyan ettirecek kadar, bazen ben yokum dedirtecek kadar..
Zihnin ve kalbin savaşı..

Kalbin tüm haykırışlarına rağmen zihnin bırakamadığı kalıpları.. “geçmiş” denen -her geçen gün minik bir tümsek olarak başlattığımız zamanla tepe, dağ haline getirdiğimiz- zihin oyunlarımızın perdemizde kendini izlettirmesi.. illüzyonun intikamı.. asıl amaç acı çektirmek değil.... sadece farkettirmek..

Çıkış yolu yine yürek.. inanç, olana değil olacaklara odaklanmak.. bu sürecin sınavı..
Kilo kaybettik, kilo aldık, birgün çok iyi, bir gün derbeder bir duygunun sallantıları ile zaman, mekanı unuttuk adeta.. ben nereden gelmiştim, nereye gidiyordum dercesine... Birbiriyle taban tabana zıt duyguları peşpeşe yaşadık, sevgi-öfke, aşk-nefret, umutsuzluk- coşku, yin-yang, yin-yang.......

Tüm akıl oyunlarının filmin en başına sarılması kaydıyla gözden geçirilme şansının verildiği bir dönem.
Çok güçleniyoruz..
Kendimizle hesaplaşmak; kendimize kızmak ve cezalandırmak demek değil ya da kimseye kızmak ve cezalandırmak da değil.. dönüştürmek.. senaryoyu tekrar yazmak için.. aslında asıl senaryoyu hatırlamak için..yüreğin gerçeğinin zihnin labirentleri arasında kaybolmasına artık izin vermeyerek...
Dönüştürülecek duygu korku, öfke.. dönüşecek duygu şefkat ve zerafet..
Güçlü ve zarif.... sağlam ve naif
Hayatımızın önemli bir hasat dönemi... Başlangıçtan bu yana hayatımızdaki tüm insanları, tüm olayları, yaptıklarımızı, yapılanları bir daha değerlendirme dönemi...
Bu şans tekrar verildi.. kaos zannettiğimiz fırsat... bitiş sandığımız asıl başlangıç...
tekrar sunuldu... bu sefer gerçek bir öğrenme süreciyle...
İllüzyonun mağlubiyeti... yüreğin mutlak galibiyeti ile bitecek asıl senrayo..hep vardı.. hep oradaydı ... onu göremeyenelere “görme” fırsatı verilmesi ne güzel.. ne mutlu..

Bunu hala sıkıntı zannedişlerimiz, illüzyonun perdelerini aralayamayışlarımız, zehrini akıtamayaşımız, kendimize ve sevdiklerimize çektirdiğimiz acı... bitiyor... eğer görmeye başlarsak, görürsek...
Görmeye başlayınca bu planın gerçeğini yaşayacağız, hep birlikte.... öğrenmiş, güçlenmiş bir şekilde... hep.. ve daima..
Kendimiz olma sınavına o kadar yakınız ki.. kendimiz olma fırsatı o kadar yakınımıza gönderildi ki...
“Görün” dercesine ve bu emaneti koruyun, saklayın, tüm ömrünüz boyunca...
Kendi hediyelerinizi kabul edin lütfen, o kadar hak ettiniz ki..
Hayal edin, tüm kalbinizle... beklentisiz bir şekilde sadece hayal edin..yürekten...
Sizin hayalleriniz, yüreğinizin gerçeği..
Hiçbir hayalkırıklığı hayallerinizin önüne geçemez...

Hayal edin ve emek verin, ileriye doğru... bir adım bile yeterli.. adım adım.. artık geriye değil.. sadece ileriye adım.. attığınız her adımın gururunu yaşayın... her adımınız, her emeğiniz o kadar değerli ki.. yeni yürümeyi öğrenen bir bebek gibi.. heyecanla... belki de şen kahkalar atarak.. minik bir adım... ama o kadar değerli... emek.. bir o kadar kutsal.. yüreğinize doğru atacağınız her adımda adımlarınızın nasıl güçlendiğini, nasıl koşabilir hale geleceğinizi göreceksiniz... varmak istediğiniz yere çoktan gelmiş olduğunuzu farkedeceksiniz... varmak istediğiniz yeri biliyorsunuz değil mi? Onu sizden başkası bilemez, anlayamaz... anlaması da gerekmez... akıl verenler çok olacaktır, yapma diyenler, uyaranlar... ama bütün bunu konuşan herkes akşam evine gider.. siz, sizinle başbaşa kalırsınız... işte o zaman.....
İşte o zaman kalp sızlar, gönül ağlar... yapmayalım.. artık yapmayalım.. bir daha hiç...

Akşam herkes evine gidince siz Yuva özlemi ile değil Yuvadaki diğer güzel günün özlemi ile oturun... yine bugün gibi bir günün özlemi ile... zaten yaşanan bir güzelliği fark ederek, hediyelere teşekkür ederek.. hediyelerinizi fark edip, kabul ederek... şükrederek...
2011 dönemeç....  2010’u nasıl sonlandırdığımızla ilgili bir dönemeç..

2011; hesaplaşmalarımızı yapıp, artık görebilenlerimiz için hediye... hem de büyük hediyelerle geliyor.. Noel babanın torbasına bile sığamayacak kadar büyük, ancak yüreklerde taşınabilecek kadar büyük..emek veren yüreklerin hediyeleri geliyor...
Emeğin kutsiyetini “benim doğrumdan başka doğru yoktur”larla görmezden gelenlerimiz için daha geç değil, daha 2012 var, 2013 var...2014 var... nasıl olsa bir yıl gelir böyle düşünenlerimizin de hediyeleri!!

Gelin 2011’e emeklerimizin haklı karşılığı olan hediyelerimizi kabul ederek başlayalım.
Hayallerin asıl gerçekler olduğunu hatırlayan siz Can’ların hediyelerinizi alırkenki mutluluğunuzu hayal ediyorum...

ki OL’sun...


Dt.Turgay Köyağasıoğlu

 

ÖĞRETMENLER - 24 Kasım 2010

Çocukluğumda "öğretmen" denince ilkokulda bize ders anlatan kişi gelirdi aklıma sadece.
Şefkatli ilkokul öğretmenim Sabahat Hanım..
Allah rahmet eylesin...Üzerine yıldızlar yağsın.

24 Kasım’larda haykırırdık çığlık çığlığa tüm sınıf, hep bir ağızdan:

Öğretmenim canım benim, canım benim
Seni ben pek çok, pek çok severim
Sen bir ana
Sen bir baba
Herşey oldun artık bana.....

Dersteki çabasının yanısıra; sıraya ıslatana da o koşardı yardıma, evde sorun yaşayana da..yani tek kelime ile "mükemmel" bir varlık..

Sonra ilkokulun biraz daha ileri sınıflarındayken öğretmenimizi ağlarken gördüm birgün.Sordum. Kızı ile ilgili sıkıntılarını anlattı yüzeyden.. çaresizdi..

Nasıl yani?  Öğretmenimiz insan mıymış?
Ağlıyor, üzgün, hem de çaresiz.. olamaz ki böyle birşey
İnsanmış, o güçlü kadın da insanmış, korkuları varmış, tir tir titrermiş, başa çıkamadığı şeyler varmış.

Önce hayal kırıklığıydı yaşadığım; ben kime güvenmişim bunca yıldır diye.. Sonra hissetmeye başladığım ise; "sevgi", gerçek sevgi, Tanrısallaştırmadan, insani, daha sıcak, daha samimi, sahici
Tapmadan, severek, gönülden severek..

Sonraki öğretmenlerime bu sahicilik inancıyla yaklaştım..bazılarında oldu.. bazılarında olmadı..


En başta çekinilen, hatta korkulan, "taktı bana aabi" denilen kişilerdi bu sınıflarda bize öğretmenlik edenler.
Öğretmenliklerini ders anlatmaktan ibaret zannederdim. İnsanı, kendimi tanımama yardımcı taraflarını hiç görmedim.
Sadece ders anlatan, kızan, bazen şaka yapan sonra da not veren kişiler haline geldi yine "öğretmenler" benim için.
Çoğunlukla da sevmedim, bana duymak istediğim şeyleri söylemiyorlardı çünkü.
Bir sorunun cevabını farklı bir yoldan bulmamı kabul etmiyorlardı. İlla x eşittir bilmem ne formülünden gitmeliydim.
Gitmeyecektim işte bana ne, ben daha kolayını bulmuştum bana ne..
Bir didişme, bir inat..Didişdiğim tüm konularda olduğu gibi yine sıfır alıyordum. Kocaman bir sıfır.
Tüm emeklerimin sadece bir sıfırla değerlendirilmesi beni çileden çıkarıyordu.
-Nasıl sıfır yaa, nasıl sıfır yaa, sensin sıfır..

Yıllar geçti..
Hele fakülte..zaten niye girdim, benim burada ne işim var sorgulamalarından yorgun düştüğüm bir okul.
Artık öğretmen lafı çoktan geride kalmış, hocam aşağı, hocam yukarı..
Köprü... dayı söylemleri..içimden "öl" derken dışımdan "aman hocam ne de güzel takdir buyurdunuz" beyanları, sahte saygılar, sözde kabullenişler.
Bir aydır uğraştığım dönem sınavım olan diş protezini “ne de güzel yere atıp ayağınızla çiğnediniz, aa bu arada pabuçlarınız yeni mi, pek beğendim” duruşları..
Kötüydüler işte yaa, kötü. beni anlamıyorlardı.. halbuki ben....
vs. vs.vs..lerle geçen yıllar..

Mezuniyet sonrası muayenehanemde sonradan fark edişler, sadece takdirle değil tekdirle de ne çok şey öğrettiklerinin idraki..

Artık iş hayatında bir kişi olarak "öğretmen" mefhumunun bittiğini zannedip, hatta derin bir "ohh" çektim. Artık sınav yok, not yok..
Hatta hala rüyalarda kabus tadında ilkokul sıralarında olduğumu görüp, ter içinde uyanmalar..

Öğretmene ve öğrenmeye karşı bilinçaltında kalan korkular..

Bütün bu korkulara rağmen öğretmene karşı sevgi duymak?
Çelişki..
Korktuğumuz bir şeyi sevemeyiz ki..

Nasıl olacak bu iş?


Bana ilkokul öğretmenim gibi davranırsa severim, öyle davranmazsan kızarım..
Pazarlık..
Koşullu sevginin ağa babası..

Yaşam tüm detayları ile öğretmen..
Daldaki çiçeği ile, yan komşunun havlayan köpeği ile, simitçisiyle, hepsi ama hepsi öğretmen.
Bizim için, kendileri için öğretmen..
Kendimizi tanımamız için fırsat, şans.. hem de büyük şans..
Kızıp yok saymak hala bir seçenek..aslında tanıdık hatta bazen çok kolay bir seçenek..

En zor ders: Öğretmenin tahtaya konu başlığı olarak sizin isminizi yazdığı ders..aslında her ders gibi..
Kendi ismimizi görünce korkuyoruz. Çünkü nasıl başaçıkacağımızı bilmiyoruz. Derslerin bize anlatıldığını zannediyoruz, bizi anlattığını görmüyoruz..

Ne çok öğretmen geçti hayatımızdan, ne çok öğreten oldu, ne çok öğrettiğimiz..
Öğrenemediklerimizin bütünlemeleri nasıl hayat boyu karşımızdaydı "artık öğren" dercesine ve biz onlara ne çok kızdık.
Bilgimiz yeter sandık, öğrendiklerimiz artar sandık. Öğrendik sandık, öğretmeye kalktık..
İşin kutsiyetini unuttuk, bu plana indirgemeye çalıştık, sığmadı, sığamazdı..
Yukarıda ne varsa aşağıda aynısı..
Genişlemeyi unuttuk bazen, genişletmeye çalışanlara kızdık, yaraladık, yaralandık..
Yeter sandık, bu bana yeter.. nereye kadar, kime kadar yeterdi ki?
Öğrenemediklerimizde, tosladığımızda öğretmene kızdık, sisteme kızdık, bazen posta koyduk, diklendik..
Kader dedik, lanet ettik kimi zaman..
Hep zor soruyorlardı be..
Hiç bildiğimiz yerden gelmiyordu sanki sordukları.
Bildiğimiz yerden sorsalardı severdik öğretmenlerimizi, ama başka yerden sorarlarsa başkalaştırıyorduk onları.Bizden, benden olmuyordu sanki.
Tam bendim oysaki, tam onikiden ben..
Unutmak istediğim dersleri hatırlatan öğretmen gerçek öğretmendi. Saygıyı hak eden.
Torpille değil, öğrenerek, bilerek geçmek vardı sınıfı işin sonunda çünkü.
Zor gibi gelen buydu, isyan ettiren...

Bir an için düşünün; size öğretecek, öğretmenlik yapacak kimse kalmadığını çevrenizde. İstesiniz de olmadıklarını ve bir daha hiç olmayacaklarını.
Sen herşeyi biliyorsun ya; buyur hayat senin, ne yaparsan yap dediklerini.. düşünün.
Size sizle ceza vermek gibi.. Notsuz, puansız, disiplinsiz gerçek ceza.. en ağır ceza.
Öğretmenim canım benim, canım benim yok artık, sadece şarkılarda kaldı..düşünün iyi olur muydu dersiniz?
Ben öğretmenlerimi istiyorum.
Öğretenleri..
Onlara klasik saygı kriterlerinin üzerinde gerçek saygıyı hissetmek istiyorum..
Beklentili öğrenciliğimi affediyorum, tüm öğretenleri onurlandırıyorum.
Becerebildiğim kadar. Onurlandırmaya devam edeceğim, hiç acelem yok..


Hayatımda bana öğretmenlik yapan tüm öğretmenlere tüm kalbimle ama tüm kalbimle teşekkür ediyorum..
Onları affediyorum, yani kendimi affediyorum..
Yüreğimi acıtarak yüreğim olduğunu hatırlatanlara şükrediyorum..
Yüreğimi acıtmadıklarını, asıl kendi kendime yaptıklarımı bana gösterdikleri için onlara teşekkür ediyorum.
Beni bana öğretenlere şükrediyorum.

Ruhumu görene teşekkür ediyorum. Ruhumu gösterene teşekkür ediyorum.
Artık aynaya bakabiliyorum.
Ne güzelmişim.
Ne derin, ne sevgi dolu, ne kadar hatalı ve ne kadar insan..
Aynaya bakmayı öğretene teşekkür ediyorum.
Kendimi gösterene şükrediyorum.
Kendimi sevdirene şükrediyorum.
Öğretmenime şükrediyorum.
Onu hissettikçe içim titriyor.
Saygıyı hissediyorum.
Gerçek sevgiyi.
Aşkı..

Tüm öğretmenlerimi ve öğretmenliğimi onurlandırıyor, önlerinde saygıyla eğiliyorum.


Yaşasın..
Yarına öğrenecek ve öğretecek ne çok şey var...


Dt.Turgay Köyağasıoğlu

 

BEKLEMEDEYİZ - 10 Ağustos 2010

Beklemedeyiz...

Olagelen sürecin devamında filmler beklediğimiz gibi bitmiyor. Büyük bir süratle başlayan serüven ivmesini giderek yitiriyor. Sanki "beklemeyin" der gibi..
Sanki "zannettiğiniz gibi bir final beklerseniz, daha çok beklersiniz" der gibi..

Çoğumuz süratle gelişen olayların aynı süratle bir "son"a varacağını zannediyoruz. Tahmin ettiğimiz bir "son"a.
Ama o "son" hiçbir zaman kurguladığımız gibi olmuyor, olamıyor.
Olursa da başka yollardan gidiyor.
Küll-i İradenin Cüz-i İradeye hakimiyeti...
Çok yoğun.

Bu golf oyununda belki top yine aynı deliğe giriyor ama birçok ağaca çarparak, gölün üzerinde kaydırmalık taşlar gibi sekerek, çizgi filmlerdeki gibi başına birçok macera gelerek. Beklediğimiz zaman ve şekilde değil.
Bize sanki tüm alternatifleri gösterircesine.
Usta bir bilardo oyuncusunun topun ve vuruşun mükemmelik derecelerini öğrencisine gösterircesine..
Öğreterek, göstererek... görene, görebilene...

İşlerin yolunda gitmediğini zannettiğiniz zamanlarda topu ve topa vuruşu düşünün.
Final deliğe çok uzak düşen topların size anlatmak istediklerini duymaya çalışın.
Topun düştüğü yere dikkat edin. Orada sizi ne bekliyor? Niye düşündüğünüz kadar hızlı gitmedi, niye hedefe ulaşamadı ya da başka yöne gitti.
Çok mu heyecanlıydınız?
Çok mu korkuyordunuz?
Çok mu istiyordunuz?
Hırs mıydı, azim mi?
Bekliyor muydunuz?
Neyi?
Başarı, mutluluk, tatmin, takdir?
Hep beklemedeyiz, beklemelerdeyiz...
Beklediğimiz gibi olmayanlara üzülmelerdeyiz.
Beklediğimiz gibi olanlarda bile bir sonraki beklemelerin kaygı ve tasasındayız.
Beklemedeyiz..
O günü, o anı, o sonucu, O'nu...

Sadece beklemeyi seçerken neler ıskaladığımızı farketmeden, farkettiklerimizi hazmetmeden, kütüphanemize yerleştirmeden...beklemedeyiz.
Film seyrederken sonu "beklediğimiz gibi" olmayınca filmi şaşırtıcı buluyor ve beğeniyoruz.
-Çok çarpıcı bir finaldi, hiç tahmin etmiyordum' diyoruz.
Film kendi filmimiz olduğu zaman ise hiçbir sürprize tahammülümüz yok.
-Beklediğim hiçbir şey olmuyor, bu kadarını beklemiyordum vs.vs..hayal kırıklıkları, güvensizlik, umutsuzluk...
Kutsal senaryonun "beklenmedik olaylarda" insanın tekamülüne en büyük hizmet eden "fırsatları" sunduğunu bildiğimiz halde bunu kabullenemiyoruz.

İnsanın "kaos" ortamında kendini geliştirebilmesi için büyük imkanlar varken biz sızlanmayı seçiyoruz.
Mitolojide Pan, Felsefe ve Edebiyatta Nietzsche bundan bahsederken bunları hayranlıkla okuyor ancak hayata geçirmede zorluklar hatta bazen imkansızlıklar yaşıyoruz.
Rahatsızlığını bugün öğrendiğim büyük Usta Bert Hellinger'in tek cümle ile özetlediği gibi...
-Kabul edin ve özgürleşin...
Aslında bu kadar sade, bu kadar öz...
Beklemedeyiz, beklentilerle bekliyoruz ve beklemeye hiç tahammül edemeden...
Hemen olmalı, şimdi olmalı, hemen, bu hafta, yarın, bu saat......
Arda'cığımın söylediği gibi "sabrın içinde sabrı" öğrenmeye, golf topunun her düştüğü yerdeki rengi, dokuyu, kokuyu öğrenmeye hazır mıyız?
Zaman tahdidi olmadan, sınavsız, kaygısız, tasasız öğrenmelere hazır mıyız?
Küll-i İradenin mükemmellini seyretmeye sabrımız var mı?
Beklentisiz beklemelere geçebilecek miyiz?
Yarınki filmimizin fragmanlardaki gibi olmayışı bizi yine üzecek mi?
Yoksa "Senarist"in mükemmeliğini alkışlayabilecek miyiz?
Kendi filmimizin her karesinin tadını çıkararak, gururunu yaşayarak, başrolümüzü "rol yapmadan" oynayabilecek miyiz?

Senaryosu yazılmakta olan filmlerinizde tüm ödüller zaten sizin.
Hiçbir jüri sizin o filmi oynarken yaşadıklarınızı sizin kadar bilemez.
Hiçbir seyirci, sizi sizin kadar anlayamaz..
Beklemeyin..
Siz o rolün hakkını veriyor musunuz?
Rol yapmadan filmi yaşayabiliyor musunuz?
Büyük Jürinin gözüne girmek için değil bu film "size ait" olduğu için dolu dolu yaşayabiliyor musunuz?

Yazımın sonunda çarpıcı bir final cümlesi lütfen beklemeyin.


Dt.Turgay Köyağasıoğlu

 

GEÇEN SINAVIN ARDINDAN - 30 Temmuz 2010

Artık sınav yok..

Birşeyleri geçmek, yenmek zorunda değiliz.. hiçbir şeyi ispat etmemiz gerekmiyor, ne kadar çalışkan, ne kadar başarılı, ne kadar iyi dinleyici.. ne kadar iyi insan olduğumuzu ispat etmek gerekmiyor... sınav yok artık...

Sınav illüzyonuna kapılan hepimiz sıkıntılar yaşıyoruz.. özellikle sırtımız, belimiz çok ağrıyor bu aralar.. çoğumuz doktorda, röntgende, şifacıda.. yeni ilaçlar, yeni dermanlar, yeni teknikler peşinde...
"bir de bunu deneyelim"lerdeyiz hala..

Öfkelerimiz zirvede... tahammüller sıfıra yakın... ötekine tahammülümüz yok.."öteki" sandığımızın bizden bir parça olduğunun kabulünde ciddi sıkıntımız var.
Sinirleniyoruz, yok ediyoruz, küsüyoruz, uzaklaşıyoruz.. çok kırılıyoruz.. çok kırıyoruz..

Niye?

Öteki çünkü.. benim gibi değil.. benim gibi düşünmüyor.. benim gibi davranmıyor.. benim gibi bakmıyor.. benim gibi önemsemiyor... benim gibi ....

Öfkelerini, hırsa sonra azime dönüştürebilenler yol alıyor, öfkeyle kalkıp zararla oturmayanlar bir tek onlar.. ya diğerleri, ya bizler... hala cezalandırma peşindeyiz... ötekini.. içimizdeki ötekini.. doğru olmayan, adil olmayan ötekini.. bizdeki ötekini...

Sınav yok artık...
Kitaplar hep açık...
İster kopya, ister çalışarak sadece soruları anlayabilme dersi bu...
İstediğimiz sorudan da başlayabiliriz... sıra yok..
zaten sınav yok...

Sınav illüzyonundan çıkamayanlar hala soruyor öğretmene..
-İstediğimiz sorudan başlayabilir miyiz..? diye...

Kendimizle ilgili sorularda hep başkaları konu başlığına dönüşüveriyor.. başka bir kişi, başka birinin yaptığı ya da yapmadığı.. Aynalara en uzak kaldığımız dönem.. gözlerimizin içine dakikalarca bakacağımız aynalardan uzağız.. gerçek aynalardan.. tahammülsüzüz.. bakmaya, görmeye..
Seçim.. sadece seçim... bakmak ya da bakmamak, görmek ya da görmemek..
Koşulsuzca gelen bilgiyi, gelen olayı, deneyimi sadece alıvermek, kendi renklerimizi de koyup, salıvermek..yapılacak sadece bu...bunu yapamadık, çok zorlandık...

"Niye bilgi şöyle geldi, niye böyle gelmedi"lerdeyiz hala..
Acaba bende bir eksik mi var.... fazla mı var... hep sorgu... seçimlerimizde soru değil sorgu artık tarzımız olmuş... Uzanan elleri görmek istemiyoruz..sorgulamaktan körleşiyoruz
Hep "ötekilerle" uğraşı içindeyiz.. birilerini adam etmeye.. birilerini haddini bildirmeye pek meraklıyız...
Dostlar... ahhh... dostlar..

Bırakabilecek miyiz dersiniz bu sınav illüzyonunu ?..
Dokunabilecek miyiz yanımızdakine sadece dokunmak için..izin verecek miyiz dokunmasına sadece dokunması için?..
Hayatlarımıza dokunulmasına, hayatlara dokunmaya izin verecek miyiz artık?
Sadece dokunmak.. korkusuz, sorgusuz sadece dokunmak..
Bir kedinin yanımızdan geçerken anlık dokunması gibi.. bedene değmeye bile gerek kalmadan... anlık dokunuşlardan ibaret olan bu bilgiyi almaya hazır mıyız?

Öteki zannettiklerimizin bize bizi anlatan minicik dokunmalarını gurur demeden, baskı demeden, başka anlamlar yüklemeden kabullenebilecek miyiz?
Bizde oluşturacağı "Bir" bilgisinin genişliğine, yüceliğine cesaretimiz var mı?
Neden bu benim başıma geldi..leri bırakıp, asıl resmi görebilecek miyiz?
Asıl büyük resmin güzelliğini fark edebilecek miyiz?
Küçücük bir dokunuştan sonra hayatımıza "daha " devam edebilecekken yoksa "bu bana niye omuz attı"..ları sorgulamaya devam mı edeceğiz...
Oturup kavga etmeye, hayıflanmaya, üzülmeye ve üzmeye devam edecek miyiz...
Yoksa öğrenmeye başlayacak mıyız... öğrenmeye başladığımızın farkına varacak mıyız?... ne dersiniz..
Sınav artık bitti... seçimlerimizi yapma zamanı...
Hiç kimse için değil, hiçbir şey için değil.. sadece kendimiz için... seçimimizi yaptık mı? Buna emek vermeye hazır mıyız?
Başkalarını kurtarmak için değil, yeniden keşfetmek için değil... sadece zaten olanı idrak etmek için..Not yok, puan yok, hoca takdiri yok, korku yok, kayıp yok... sınav yok artık.

Sadece kendiniz varsınız... kendiniz... O "kocaman" kendinizi fark etmek var...
Geleni kabul edebilmek, gideni uğurlayabilmek var..
Kendimizi biraz daha fark edebilme zamanı.. farkedip geliştirebilme zamanı..
Sınav kaygısı olmadan sadece farkedebilme zamanı..
Hiç kimse bizden birşey istemiyor, birşeyleri ispat etmek zorunda değiliz.. Parmağını bize doğru uzatıp "Sen" diye bizi sözde uyaran semboller yok artık...

Kimse için değil kendiniz için birşeyler yapma zamanı.. Kendinizi beğenme zamanı.. birilerine beğendirmek için çaba göstermek yerine kendi mükemmeliğinizi görme zamanı..
Kimseye ihtiyaç duymadan kendimize ihtiyacımız olan zaman, bu zaman..
Kendimizi tanıyabilme, hayran olabilme zamanı..
İçimizdekilerle tanışıp hayran oldukça bunu bize hatırlatanlara teşekkür zamanı..
Hayatımıza her dokunana teşekkür zamanı.. bize bizi hatırlattıkları için..
Geleni kabul edebilme, gideni uğurlayabilme zamanı..
Başkalarının uydularına girme, başkalarını uydu etme dönemi bitti..
Güneşin de, ayın da kendimiz olduğunu anlama zamanı..
Yansıyan da, yansıtan da...

Kendimizi tanıdıkça artık barışabilme zamanı... öfkelere güle güle... kabullenişlere hoşgeldin zamanı..
Yüreklerle mücadele, yüreklere müdahale yerine yüreklere müdavim olma zamanı..
Bu sınav değil bu uyanış.. çok uyuduk.. çok uyutulduk.. çok uyuttuk
Yüreğin çalar saatini duyma zamanı...
Beni farkedin dönemini bitirebilip kendini fark edenlerin zamanı..
Takdir beklentisini bırakabilenlerin zamanı..
Hiç bir alkış olmasa da sahnede devleşebilenlerin zamanı..
Zaman kendinize hizmet zamanı...
Bu dev eseri kendi yüreğine sunabilenlerin zamanı...

Kendini alkışlayabilme zamanı.. sessizce, usulcacık, kimselere duyurmadan..
Yanınızdaki koltuktakinin dahi duymayacağı şekilde kendini ayakta alkışlayabilme zamanı..
En büyük ödülleri alma zamanı..
Ödülü birinin vermesini beklemeden.. gerçek ödülü farkedenlerin zamanı...

Hepinizi ayakta alkışlıyorum... saygıyla.. coşkuyla...

....... hiç çıt çıkarmadan...


Dt.Turgay Köyağasıoğlu

 

 KARTALLAR VE İNSANLAR - 15 Mart 2010

Kartal, kuş türleri içinde en uzun yaşayanıdır. 70 yıla kadar yaşayan kartallar vardır. Ancak bu yaşa ulaşmak için, 40 yaşındayken çok ciddi ve zor bir karar vermek zorundadır.

Kartalın yaşı 40'a vardığında pençeleri sertleşir, esnekliğini yitirir ve bu nedenle de beslenmesini sağladığı avlarını kavrayıp tutamaz duruma gelir.

Gagası uzar ve göğsüne doğru kıvrılır. Kanatları yaşlanır ve ağırlaşır. Kartal, kuş türleri içinde en uzun yaşayanıdır. 70 yıla kadar yaşayan kartallar vardır. Ancak bu yaşa ulaşmak için, 40 yaşındayken çok ciddi ve zor bir karar vermek zorundadır.

Kartalın yaşı 40'a vardığında pençeleri sertleşir, esnekliğini yitirir ve bu nedenle de beslenmesini sağladığı avlarını kavrayıp tutamaz duruma gelir. Gagası uzar ve göğsüne doğru kıvrılır. Kanatları yaşlanır ve ağırlaşır. Tüyleri kartlaşır ve kalınlaşır. Artık kartalın uçması iyice zorlaşmıştır. Dolayısıyla kartal burada iki seçimden birini yapmak zorundadır:

- Ya ölümü seçecektir,
- Ya da yeniden doğuşun acılı ve zorlu sürecini göğüsleyecektir.

Bu yeniden doğuş süreci 150 gün kadar sürecektir. Bu yönde karar verirse kartal bir dağın tepesine uçar ve orada bir kaya duvarda, artık uçmasına gerek olmayan bir yerde, yuvasında kalır. Bu uygun yeri bulduktan sonra kartal gagasını sert bir şekilde kayaya vurmaya baslar. En sonunda kartalın gagası yerinden sökülür ve düşer. Kartal bir süre yeni gagasının çıkmasını bekler. Gagası çıktıktan sonra bu yeni gaga ile pençelerini yerinden söker çıkarır. Yeni pençeleri çıkınca kartal bu kez eski kartlaşmış tüylerini yolmaya başlar. 5 ay sonra kartal, kendisine 20 yıl veya daha uzun süreli bir yaşam bağışlayan meşhur 'yeniden doğuş uçuşunu' yapmaya hazır duruma gelir.

Kendi yaşamımızda sık sık bir yeniden doğuş süreci yaşamak zorunda kalırız. Zafer uçuşunu sürdürmek için, bize acı veren eski alışkanlıklarımızdan, geleneklerimizden ve anılarımızdan kurtulmak zorundayız. Ancak geçmişin gereksiz safrasından kurtulduğumuzda yeniden doğuşumuzun getireceği olağanüstü sonuçlarından tam olarak yararlanabiliriz



Dt.Turgay Köyağasıoğlu

 

 BÜTÜNSEL (HOLİSTİK) TIP - 01 Mart 2010

17 yıl hizmet verdiğim S.S.K Ağız Diş Sağlığı Merkezi her günüyle kâh trajik kâh komik senaryoları ile bir “stand up” çının en az birkaç yıllık gösterisine konularında malzeme olacak bir yerdi. Hem de hiç bir ekleme yapmasına gerek kalmadan. Gelen hasta tipleri ilk intibaları ile ne için geldiklerini açıkça belli ederlerdi.

Hele bir-iki sene çalışmışlığınız ve o havayı koklamışlığınız varsa hadiseyi kavramak çok kolaylaşırdı.

Bir diş tedavi merkezi olan ünitemize bazen diş tedavisi için gelen hastalar da olurdu! Bazen de diş tedavi amacıyla geldiğini söyleyen ancak farklı beklentiler için gelenlere de rastlamak mümkündü. Bu akıllarda hemen -nasıl yani- sorusunu getiriyor muhakkak. İlk etapta fesat bir anlayışla aklımıza gelen alternatif de yok değil ancak burada paylaşmak istediğim bambaşka bir şey.

Ağzında 10 hadi bilemediniz 12 diş olan bir teyzemi hatırlıyorum da, senelerce evet senelerce haftada en az 2-3 kez müracaat fişini alır ve doktora çıkardı. Her seferinde dişlerindeki şikâyetleri anlatırdı.

Onlarca kez dolguları yenilenmiş, diş taşları temizlenmiş, diş filmleri çekilmiştir. Diş çekimleri yapılmış, eksik dişlerin yerine protezler yapılmış, sonra bu protezlerden şikâyetler dönemi başlamış, protezler sökülmüş sonra tekrar yapılmış, sonra tekrar sonra tekrar...

Daha sonra dişler çekilmek durumda kalınmış haliyle yeni destek dişler alınmış ve yine ve yine....yeni, yine, yeniden....

Bu teyzemi daha sonra bir başka hastanede gördüm. Kendi sağlık sorunlarım için gittiğim S.S.K ‘nın büyük hastanesinde. Teyzem yine fiş kuyruğundaydı. Bu sefer belki dahiliye belki KBB. Bir başka gün teyzem yine kuyrukta, sonra yine kuyrukta. Bütün hastanelerin kadrolu hastası gibi. Ben sadece bizim hastaneyi ziyaret ettiğini düşündüğüm bu teyzem her yerdeydi ama her yerde. Kuyrukta örgü örüyor, banklarda simit, çay yiyip içiyor, bilmem kaç numaralı polikliniğin önünde torununu azarlıyor, ama hep hastanede olmayı ısrarla sürdürüyordu.

Sonra geçen zaman içinde bu hastane turlarını yapanın sadece bu teyzem olmadığını böyle bir “grup” olduğunu farkettim. Hem de küçümsenmeyecek sayıda bir grup. Rahatsızlıkları vardı, ya dişlerinden ya bacaklarından ya da başka bir bölgeden doktorlara muayene oluyorlar, ilaçlarını alıyorlar ama bıkmadan, usanmadan viziteye çıkmaya devam ediyorlardı. Şikâyetlerinde haklıydılar, şikâyetleri vardı. Tedavi oluyorlardı. Doktorlar her seferinde kesinlikle emek veriyor ve gereken tedavilerini uyguluyorlardı ama bitmiyordu, bir türlü bitmiyordu...

Peki ama niye? Niye bitmiyordu, neden bir türlü tedavileri tamamlanamıyordu? Hiç olmazsa bir süre için! Çok merak etmiştim. Bana gelen hastalarda da bu durumu bildiğimden kendimce minik araştırmalar yaptım.

Yine o günlerden muayenehaneme gelen bir hastamla küçük bir diyalog örneği:

- Eveeeet geçmiş olsun, dolgunuz bitti. Nasıl, herhangi bir şikayet var mı?

- Hımmmmm, pek yok gibi...

- Nasıl yani, ağrı falan mı var?

- Yoooo, yok da sanki biraz şey gibi...

- Nasıl, yüksek mi hissediyorsunuz, isterseniz bir daha kontrol edelim?

-Yok yükseklik yok da... biraz şey... ne bileyim

- Hava alıyor gibi mi geliyor, sızlama falan mı var?

- Yok yok... ağrı sızı yok da biraz şey... ne bileyim tuhaf işte...

- Dilinizi rahatsız eden bir şey mi var? Hani bir çapak gibi falan?

- Yok dilim de rahatsız değil... neyse canım yeni ya ondandır... alışırım herhalde...

- Tabi ağzınız da yoruldu ya... birkaç gün geçsin hala şüpheniz olursa lütfen buyurun, gelin...

- Gelirim, gelirim diş çok önemli tabi...her şeyin başı....

Bu konuşma daha uzar gider hastanın memnuniyetsiz ifadesi hala saklıdır yüzünde. Şikayeti yoktur ama eksik olan bir şeyler vardır, peki ne?

Zaman geçtikçe ve tecrübelendikçe muayenehanedeki vaka ile o meşhur teyzenin ve diğer tüm teyzelerin, amcaların, hemen herkesin aynı eksiklikte olduğunu fark etmiştim.

Dolgusunu yapıyordum ama kızı hala evlenememişti, Dişini çekiyordum, ağrısı geçiyordu ama hala elektrik faturaları çok yüksek geliyordu, Protez yapıyordum ama hala kayınvalidesi ona fena davranıyordu, Muayene ediyordum ama hayat hala aynıydı.

Dolgu sadece bir semboldü. Umudun sembolü. O diş çekilirken aslında tüm haksızlıkların da bedeninden çıkarılmasını istiyordu, tüm ihanetlerin, tüm üzüntülerin, kaygıların, tasaların... Ama hepsinin yerinde durduğunu görünce bu sefer en azından gördüğü ilginin kıymeti çıkıyordu ön plana. Yarın tekrar yeni bir umut, yeni bir doktor ya da yeni herhangi bir şey...

Yunanca “Holos” kökünden gelen Holistik kelimesi, bütün, bütünsellik anlamı taşıyor. Yani tıbbi şifayı bir bütün olarak ele almak. Hastanın fiziksel yaralarının yanı sıra duygularını, ruhunu da şifalandırabilmek.

Bu bir sihirli değnek değil aslında. Çok kolay bir yöntem. İlk adımı sadece ama sadece “güler yüzlülükten” başlayan. Önce insan sonra doktor olduğumuzu hatırladığımız, zaten bize ait bir şey bu. Yeni bir kavram değil. Sadece biraz “unuttuğumuz” bir kavram.

Çünkü biz hekimler de aynı holistik yaklaşımı istiyoruz başhekimimizden, eşimizden, ev sahibimizden...

Biraz ilgi, biraz şefkat... başka bir şey değil istenen.


Dt.Turgay Köyağasıoğlu

 

 ENERJİ VAMPİRLİĞİ - 12 Şubat 2010

"İnsanoğlu var olduğundan bu yana hep "güç sahibi olmak" ve "bu gücü elinde tutmanın" yollarını aramış, durmuş. Savaşlar, işgaller, emperyalizm ve daha sonra "para ve malın" en büyük güç olduğu bilgisi ile kapitalizm, hep "gücü" elinde tutmanın yolları olarak kullanılmış. Bütün bu izlenen yollar temelde başka insanların enerjisini çalmak ve göreceli olarak daha güçlü, daha kuvvetli olma isteğinin sonucu. Aslında özünde sadece kendi enerjisini yükseltmenin başka yolunu bilmemekten kaynaklanmış. Bu bağlamda bireysel olarak baktığımızda temelde 4 insan tipinin var olduğunu görüyoruz. Hepimiz bu 4 tiplemeden biri ya da birkaçıyız, çünkü şimdiye kadar öyle gördük, öyle öğrendik.

1. Grup: Korkutucular

Bu grup özellikle aile içinde çocuğa karşı ceza ve korku mekanizmasını kullananlardır."Eğer dersini çalışmazsan şöyle yaparım, böyle yaparım" diyerek çocuğun enerjisini çalmak ve sözde beslenmek isteyenler bu gruba girer.İşin ilginç yanı bu tiplerin bunu hep "sevgi" adı altında yapmaları ve buna gerçekten kendilerini inandırmalarıdır."Ben onun iyiliği için öyle dedim ya da öyle davrandım" çok duyulan sözler değil mi?

Bu gruba anne, baba, öğretmen, müdür, amir, patron vb. örnekler dahildir.Ya da arkadaşları arasında prim yapacağını zanneden çocuk veya gençler de bu gruptadırlar.

2. Grup: Acındırıcılar:

Bu grup "korkutuculara" karşı reaksiyon olarak kendilerini geliştirmiştir. Korkutucuların enerji çalma yöntemlerine cevap olarak "ben aslında onu kastetmedim, zaten ben hastayım, yaşlıyım ya da cahilim" gibi cevaplarla çaldırdığı enerjiyi tekrar geri kazanma isteğinde olanlardır. Bu yöntem "duygu sömürüsü" olarak bilinen bir yöntem olup, bu gruba özellikle dahil olanlar eziyet gören çocuk, memur, ihtiyar vb.dir.

Aslında gençliğinde "korkutucu" kimliktekiler, yaşlılıklarında "acındırıcı" kimliğe çok rahat dönerler.

3. Grup: Sorgulayıcılar:

Bu gruba özellikle aile içi ilişkilerde çok rastlanır."Dün neden iyi geceler denmedi, neden ders çalışılmadı, neden yapılmadı "vs.vs.vs Yine özellikle çocuğun çok maruz kaldığı ve aşina olduğu kalıplardır.Bu gruba yine ebeveynler, öğretmenler, görev gereği yaklaşımı ile savcılar, hakimler, polisler vb. girer.Özünde niyet yine kendini iyi ve güçlü hissetmek adına karşıdakinin enerjisiyle beslenmektir.

4. Grup: Mesafeliler:

Bu grup "sorgulayıcılara" reaksiyon olarak gelişen bir gruptur. Olaylara ve insanlara uzak kalmaya özel gayret göstererek hiç olmazsa "sorgulayıcıların" enerji hırsızlığından korunmak adına hep tutukturlar. Her zaman bir koruma mesafesi bırakırlar. Hiç olmazsa enerjilerini kaybetmemeye çalışırlar. Tehlike(!) geçinceye kadar da bu sessiz ve mesafeli hallerini sürdürürler.

Aslında hepimiz hayatımızın değişik evrelerinde bu 4 tip insanı oynarız. Durum ve şartlar hangi rolü gerektiriyorsa o kimliğe bürünürüz. Bazımızda özellikle bir grup özelliği baskındır. Bazımızda hepsi beraber çalışır.

Hepsinin ortak yanlışı "hayatımızı idame ettirecek enerjiyi başkalarından almamız gerektiği" bilgisidir.

Yeni Çağ öğretilerinde hedef bu yanlışı düzeltebilmek. Yaşam için gerekli enerjiyi bir ana kaynaktan alarak, kişilerle enerjetik menfaat alışverişini değil sadece sevgi enerjisini paylaşabilmek. Çünkü enerji vampirliği ile alınan enerji aynı mekanizma ile başkası tarafından da çalınacaktır. Bu hep böyle sürer gider. Gerçek bir sevgi gücü değil, kısa süreli enerji şişkinliklerinden ibaret kalacaktır. Ve insanlar bunu "güç" zannetmeye devam edeceklerdir.

Tekâmül, korkmadan kalbimizi sevgiye açabilmek ve başkalarını da sevgi enerjimizle güçlendirebilmektir.


Dt.Turgay Köyağasıoğlu
 

 

SAY’GI ÜZERİNE - 3 Şubat 2010

Evren’deki sevgi enerjisi üzerine çok yazıldı çok konuşuldu da.. Evrenin temel yasası ‘Saygı’ üzerine sanki çok az laf ettik gibi geliyor. Saygı… yani kelimenin kökü ‘say’mak… varsaymak. O kadar önemli ki.

Saygıyı hep büyüklerin önünde bacak bacak üzerine atılmaz, sigara içilmez vs. lerden ibaret gören sözde saygıdan değil ‘varsaymaktan’ bahsetmek istiyorum. Yok saymamaktan..

Dikkat ederseniz birisine yapabileceğiniz en büyük saygısızlık onu yok saymaktır. Çocuklar kendilerinin fikrinin sorulmamasına kızarlar. Öğrenciler öğretmenlerinin sadece belirli çocuklara hitaben ders anlatmasından şikayet ederler. Eşler aileyi ilgilendiren önemli kararlarda kendilerine danışılmamasına öfkelenirler. Yaşlılar artık fikirlerinin alınmamasına tepki verirler.

Yani ortak payda…beni görün, beni fark edin, beni duyun… beni sayın… varsayın’dır. Sadece insanlar için değil tüm evrensel sistem için bu geçerli. Problemlerimiz de farklı değil. Yok saydığımız problemlerimiz varlıklarını ispat edebilmek için önce küçük dokunuşlar yapar. Yok saydıkça dokunuşlar artar, güçlenir, şiddetlenir.

Yani saymadığımız, yok saydığımız her şey kendisini varsaydırabilmek için her şekle, her kılığa girer, her maskeyi takar, her yola başvurur. Hastalıklar da böyle, ilişkiler de, dostluklar da, aşklar da… Evren’deki saygı; olduğu şekilde kabul etmek, dışlamamak esasına dayanıyor. Bu anlamda en küçük yapı birimi atom, bize zaten evrensel saygının dersini çok güzel veriyor.

Denir ki; evrendeki saygı (aynı zamanda sevgi) atomun içindeki proton ve elektronun birbirlerine karşı duruşlarıdır. Ne proton elektronun yörüngesine yeltenir, ne de elektron protonun konumuna. Birbirleriyle eşsiz bir uyum içinde sonsuza kadar var olabilirler.

Biz insanlar atomu örnek alabilsek, ilişkilerimizde proton ve elektron gibi davranabilsek uyumu düşünebiliyor musunuz?

Karşımızdaki kişinin durduğu yere saygı duymak yerine, sesi nasılsa çıkmıyor diye bir adım daha attığımız sürece, elektron yörüngesine girmeye çalıştığımız sürece ya da nötronu illa kendi yörüngemize çekmeye çalıştığımız sürece daha çok şikayet ederiz ilişkilerden, öğretmenimizden, eşimizden, dostumuzdan.
Say’gı…

Sevginin esası, özü..


Dt.Turgay Köyağasıoğlu
 

 

KARMA - 28 Ocak 2010

Karma, bu plana geldiğimizde yanımızda bize emanet edilen sepet olarak özetlenebilir. Hepimiz bu dünyaya geldiğimizde, bedenlendiğimizde sepetimizde birçok ürün getiririz.

Sepetimize konulan bu ürünlerin bir amacı vardır. Bu planda deneyimlememiz için itina ile yerleştirilmiş ürünlerdir bunlar.

Bir çeşit sınav tadında bu ürünleri nasıl kullanacağımız özenle izlenir. Kimi işiyle, kimi sağlığı ile, kimi sevgiyle, kimi ilişkileri ile sınanır bu sınavda.

Bir başka planda diğer sınavları yaşamaktayızdır zaten. Bu plana her seferinde farklı bir senaryo konur. Mükemmel yaratıcılığın düzenlediği sonsuz seçenekli bir oyun gibi.

Hepimizin sepetindeki ortak ürünler, can, nefes, akıl ve özgür iradedir. Ama diğer ürünler değişir.

Bu sepette iyi-kötü kavramı, pozitif-negatif anlamı yoktur. Evrensel tüm gerçekler vardır. Mutlak gerçek... 'Hakikat'

Biz dualiteyi sınadığımız ve sınandığımız bu gezegende iyi-kötü gibi değer yargıları ile (öğrenmişliklerimiz ile) kategorize ederiz bu kavramları.

Negatif kabul ettiğimiz değerlerin, pozitifin dengeleyicisi olduğunu, olmazsa olmaz olduğunu çoğu zaman unuturuz. Kötü kabul ederiz, zararlı, sakıncalı vs. Bertaraf etmeye çalışırız hep. Hep hayatımızda pozitif, 'iyi' şeyler olmasını isteriz ve dileriz. Kötüyü yaşamadan iyinin ne olduğunu anlayamayacağımızı kabul etmeyiz çoğu kez. Sağlığın idraki için hastalığın varlığını kabullenmeyiz çoğu kez, neredeyse hiç.

Yarısını severiz şu dünyanın yarısını reddederiz. Güneşi severiz, fırtına, selden nefret ederiz. Yardımsever insanları severiz, bencil insandan köşe bucak kaçarız. Doğuma kutlama yaparız, ölüme ağıt.. Hakikati kabullenmeyiz, erteleriz çoğunlukla. Bu durumu kaldırabileceğimiz güne kadar erteleriz. O gün de pek gelmez. Hep erteleyebileceğimiz daha büyük dalgalar gelir sanki karşıdan.

Sevdiklerimiz için sepetteki ürünlerin ağırlığını taşımasınlar diye destek oluruz. Bazen daha ileri gider sepetlerini biz taşırız. İlkokula giden çocuğumuzun çantasını taşır gibi. Aman o yorulmasın diye. Şunu gözden kaçırırız; her zaman kötü-fena şeyler yoktur ki o sepette.

İlgili kişinin öğrenebilmesi ve kendini geliştirebilmesi için konulan ancak 'dert olarak gördüğümüz' ürünler dışında nimetler de vardır o sepette. Biz o çantaları, sepetleri taşımaya yeltendikçe hayata dair duruş gücünü de alırız ellerinden oysa. Ama ne fark eder. Bunu bilsek bile;

-Aman canım, seneye öğreniverir dercesine çıkıveririz işin içinden.

Sınavda kopya vermek değil başkası için sınava girmektir bu adeta. Ama günün birinde - ki o gün mutlaka gelir - hayata dair bir sıkıntı çektiğinde o sınava niye girmediğinin hesabını sorarız ondan sanki onun yerine zorlukları aşmaya sözde yeltenenin biz olduğumuzu tamamen unutarak.

İşte Karma dediğimiz olgu, bize zaman-mekan boyutsallığından öte tüm Akaşik kayıtlarımızın dosyalandığı ve 'bu hafta sinemamızda şu film var' dercesine bize başrol teklifi yapıldığı tüm Oskar'lardan daha Oskar adayı kutsal bir senaryo...

Karma'yı bir başka cepheden incelersek:

Karma 'Kader' anlamına mı gelir? Karma ve kader kelimeleri ve anlamlarına bir göz atalım. Ama daha önce iki önemli kavram daha; Tasavvuf diliyle tanımladığımızda 'İrade-i Külliye' ve 'İrade-i Cüz'iyye'

Külli İrade ve Cüz'i İrade..

Külli İrade, Allah'ın belirlemiş olduğu -değiştirilemez- iradedir. Yani doğacağımız, öleceğimiz gün bellidir. Bir başka tanımla değiştirilemez 'kaderimiz'dir. Cüz'i İrade ise, Allah'ın kullarına bahşettiği 'Özgür İrade'leridir. Seçim yapabilme ve hayata geçirebilme özgürlüğüdür. Yaşayacağımız şehri seçmek, yapacağımız işi seçmek gibi.. Külli İrade'nin sınırları son derece net ve değiştirilemez olduğu halde Cüz'i İrade değişir, değişebilir. Her An. Tabi ki her özgür seçim beraberinde yeni seçimler yapmak zorunda kalacağımız yol ayrımlarını karşımıza çıkaracaktır.

Burada halk arasında Kader olarak tanımlanan kelime Külli İrade'ye karşılık gelir. Yani değiştirilemez irade, alın yazısı. Bu bağlamda Kader'i Karma ile karıştırmamakta fayda var. Karma kaderden farklı olarak bize hazır bir senaryo olarak verilmiş olsa da değiştirilebilinir. Aynı Cüz'i İrade gibi özgür irademizle vardığımız kararlar sonrasında geldiğimiz seçimlerimizi değiştirdiğimiz gibi.

Burada Karma'nın farkı, değiştirmek istediğimiz senaryonun sadece tek bir kararla hemen ve tamamen değiştirilemeyeceği bilgisidir. Yani Karmik değişimler bir süreç alır. Bir yol ağzına gelip sola mı döneyim, sağa mı döneyim kadar tek bir kararlık değildir. Çünkü; Karma bu planda tüm planlarımızdaki (paralel evrenler) senaryoların bir bileşkesidir. Hepsiyle etkileşim halindedir. Geçmişle de gelecekle de.. 3. boyutla da 4. ve 5. ve tüm boyutlarla da...

Çoğunlukla duyduğum,

-Karmalarımı temizlettirdim, sözünü gülümseyerek izliyorum. Bilmemkime gittim ve Karma'larımı temizledi... Kışa hazırlanırken kuru temizleyiciye verilen 4-5 parça tayyör tadında söylenen bu söz konuyu ne yazık ki biraz indirgiyor. Karma boyutsal bileşkesi ile biraz karmakarışıktır (Adını da oradan alıyor herhalde)

Şaka bir yana Karmik bir konunun birden fazla sebebi başka bir söylemle birden fazla kesişen domino taşı vardır. Mümkün olduğunca ilk domino taşına ulaşabilmeye çalışmak esastır. Terapilerde alıcının gerçekten dönüştürmek istediğinin ne olduğunu 'tam anlayabilmek' terapistin en önemli görevidir. Alıcıdan alınan bilgiler bu anlamda çok önem arz eder. Gerçekten ne istiyor ya da istemiyor. Bunu bazen alıcı bile tam anlayamamıştır ki çözsün..

'Korkularım şifalansın' gibi genel bir talebin bileşkelerini düşünebiliyor musunuz?

Korkulara dair tüm Akaşik kayıtlar, tüm bilinçdışı kalıplar... Ne zor!

O halde öncelikli korkunun ne olduğundan ve neye karşı ve nasıl geliştiğinden başlamakta fayda var. Aslında sistem çok net ve sade çalışıyor. Yeter ki doğru soruyu sormayı bilelim. Cevap her zaman hazır. Karmik Terapi çalışmalarında doğru soruyu sorabilmek daha da önem arz ediyor bu anlamda..


Dt.Turgay Köyağasıoğlu
 

 

MİSYONUMUZ - 21 Ocak 2010

İnsanoğlu varoluşundan bu yana herzaman değişik yöntemler ve enstrümanlarla güçlü olabilmenin, ayakta kalabilmenin yollarını araştırmıştır.Önce doğaya karşı başlayan bu süreç daha sonra zaman ve teknoloji ilerledikçe diğer insanlara ve toplumsal kalıplara karşı da güçlü olabilme zorunluluğunu beraberinde getirmiştir.

Toplumsal kalıpların zihnimizdeki izdüşümlerine karşı olan gücümüz ve dayanıklılığımız ise belki de en zor olan hayat sınavımızdır.

Artık yeni milenyumda “güç” dediğimiz şeyin bu bildik yöntemlerle olmadığını çok iyi biliyoruz, çünkü denedik hem de çok denedik ama tutmadı, olmadı.

Biz gücü başka yerler ya da kişilerde aradığımız sürece , en azından mutlu olamadığımızı anladık. Gücün kendimize karşı güçlü olmaktan başladığını ve kendimizi sevmeden ve geliştirmeden asla mümkün olamayacağını artık biliyoruz.

Önkoşulsuz sevgi’nin ne olduğunu anlamak için kendimizi geliştirmedikçe gerçek güç ve mutluluğu bulamayacağımızı görüyoruz.

İnsan ilşkilerinde bu enerji savaşları bitmedikçe sevginin asla paylaşılamayacağını anlıyoruz. Menfaat ya da enerji hırsızlıkları sürdüğü sürece  “koşulsuz sevgi ve gerçek gücü” hiç tanıyamayacağız.

"Sözde güçlü" yanılsamasını hissetmek yerine paylaşımla artan "Sevgi"yi amaç edinip "Gerçek Gücü" birlikte öğrenelim. "Sevgi'nin Gücü"nü hatırlayalım...

Bununla ilgili olarak, bizler kişisel gelişim sürecinde, önce kendimizi sevmekle başlayan ve bütünün hayrını hedefleyen öğretilerle geldiğimiz bu noktada, bugünün paylaşılacak ve paylaşıldıkça daha da zenginleşecek güzel günlerin ilki olduğu inancındayız.

Dünyada ulaşmak istediğimiz her konuda ilk temennimiz şu: “Önce sağlık”

Doğru! Ancak sağlığı da biz yine dar bir tanımla değerlendirdik.Bizler artık sağlığın “holistik tıp” tanımı ile bütünleyici bir konseptle mümkün olabileceğinin farkındayız.Buradaki bütünsellikten kasıt,sadece fiziksel bedendeki sağlıklı olma halinin yeterli olmadığı gerçeği.

Prof Dr.Mehmet ÖZ'ün söylediği gibi kalbi sadece bir organ olarak görür de “yüreği şifalandırmazsak” tam bir şifadan söz edemeyiz.Hastalığımızın zihinsel kalıplarını şifalandırmadığımız takdirde o hastalığın köklü bir şekilde tedavi edilemeyeceği gerçeği hepimizin malumudur.

Bu bütünsel şifa ihtiyacı aklımıza gelen bütün rahtsızlıklar için geçerli.

Kişisel gelişim sürecindeki ilk basamak bu gerçeğin ışığı altında hareket ederek,fiziksel,zihinsel ve ruhsal boyutta bildiğimiz ya da halen öğrenmekte olduğumuz tekamül adımlarını özenli atmanızdır.

Daha sağlıklı,daha mutlu,daha güçlü,daha sevgi dolu ve kaliteli bir hayat için, kendi gücümüzün daha farkında bir hayat için kişisel gelişim yolumuza katkıları bulunan,bu alanda çalışmalar yapan tüm ışık işçilerine teşekkür ediyor, şükranlarımı sunuyorum.


Dt.Turgay Köyağasıoğlu
 

 

copyright © yeniden-dogus.com / turgayreiki.com